Zindan Adası ve Post Travmatik Stres

· Temmuz 21, 2018

Zindan Adası, Martin Scorsese’nin yönetmen koltuğunda oturduğu Leonardo Di Caprio’yu başrol, Ben Kingsley ve Mark Ruffalo’yu ise yardımcı oyuncular olarak izlediğimiz 2010 yapımı bir filmdir. 40’lı ve 50’li yıllardaki noir akımından etkilerin gözlemlendiği bu filmde, seyircinin rahatsız olduğu ve gerilimin sonuna kadar devam ettiği bir akış gözlemleniyor.

Gerilim filmi dalında incelenmesi gereken bu yapımın ana unsurları bir ada, bir akıl hastanesi ve açıklanamayan bir kayıp vakasından oluşuyor. Ve bu birleşenler de ortaya seyircilerin ağızlarını açık bırakacak bir senaryo çıkartıyor.Film, 1954 yılında, zihinsel kurumların yükselişte olduğu ve transorbital lobotomi gibi yöntemlerin hala uygulandığı bir dönemde geçiyor.

Federal ajanlar Teddy Daniels ve Chuck Aule, garip bir kayıp vakasını araştırmak için Ashecliffe hastanesine gidiyorlar. Birinin tamamen güvenli bir akıl hastanesinden, bir adada, ayakkabı giymeden ve yağmurda kaybolması mümkün müdür? Filmin sonunun gerçekten rahatsız edici olduğunu belirtmiştik, ancak bu sona ulaşıncaya kadar gitgide garipleşen ve kafa karıştıran bir akışın da söz konusu olduğunu söylemekte fayda var.

Delilik ve tarih

Ruhsal hastalıkların tedavi yöntemleri tarih boyunca fazlasıyla değişkenlik göstermiştir. Michel Foucault da Uygarlık ve Delilik: Akıl Hastalığının Kültürel Tarihi adlı kitabında bu konuya değinmektedir. Foucault eserinde Nietzsche’nin değerlerin dönüştürülmesi fikrini ele alır ve bu fikri “çılgınlık” terimine uygular. Nietzsche’ye göre bir kere “iyi” olarak nitelendirilen bir şey bir sonraki sefer bu kavrama zıt düşebilir veya yön değiştirip yeni anlamlar kazanabilir. Bu da neredeyse deliliğe eş değer bir durum ortaya çıkarır. Foucault ise tam olarak bu düşünceyi savunmasa da, daha çok zamanın ortaya çıkardığı değişimleri açıklamaya çalışır.

kale duvarları

Orta Çağ boyunca toplum, “deli insanları” dışarı itmiş ancak onları tamamıyla yok saymamıştır. Bunun sebebi ise “deli insanların” farklı bir bilgiye eriştiklerini düşünmelerinden kaynaklanmaktadır. Rönesans ve  rönesansı izleyen süreçte, yani rasyonalizmin yükselişine kadar, toplum bu insanlara bakış açısını değiştirmiştir. Bu dönemde “deli” olarak nitelendirilen kimseler toplum tarafından izole edilip yok sayılmaya başlanmıştır. Sonrasında izleyen akılcı düşünce akımı ile birlikte, mantıksızlık ve çılgınlık fikri toplumlarda kabul görür bir hale evrilmiştir.

Modern dönemde delilik, bazı araştırmacılarda bir çeşit ilgi ve hayranlık uyandırmıştır. O andan itibaren de insanlar bu duruma bir çare aramaya başlamış ve çeşitli tedavi yöntemleri üzerine çalışmalar başlatmışlardır. Denedikleri ilk yöntemler ise bugünlerde bizi tamamen sarsacak türdendi. İnsanların her gün yeni bozukluklar veya akıl hastalıkları keşfettiklerini, daha önce hiç duyulmamış hastalıklar keşfedildiğini söylersek, abartmış olmayız. Ve her gün yeni bir keşif yapılırken toplumda yer etmiş bazı inançlar da aynı şekilde yok edilmektedir. Unutmamak gerekir; çok uzun zaman önce insanlar eşcinselliği de bir akıl hastalığı olarak görüyordu.

Zindan Adasındaki Delilik

Zindan Adasında gerçekten dehşet veren bir akıl hastanesini gözlemliyoruz: ismi Ashecliffe Akıl Hastanesi. Bir adada bulunan ve kimsenin kaçamadığı bir hastane burası… Tamamen klostrofobik, tecrit edilmiş (özellikle bu kısma dikkat çekmek gerekir) ve insani koşullarda yaşamak için kesinlikle kabul görmeyecek bir yer. Filmin müzikleri de zaten hoş bir hikaye ile karşılaşmayacağınızın mesajını verir nitelikte. Hatta tam tersi: gerginlikle dolu karanlık ve kasvetli bir atmosfer yaratmaya katkı sağlar cinsten.

Tarihçesi

Filmde,o dönemde fazlasıyla tartışma konusu olmuş eski ve yeni psikiyatrik yaklaşımların birbirleri ile olan “savaşını” izliyoruz. Filmin işlediği dönemdeki psikiyatrik yaklaşım; yapılacak en iyi şeyin akıl hastasını bir yere kitlemek olduğunu savunur. Bu insanlara göre elektroşok tedavisi veya lobotomi gibi yöntemleri kullanmak tedavi için en doğru yoldur.  Öte yandan hastaların yaşamlarını normale çevirmek ve insani koşullarda yaşamalarını sağlamak isteyen yeni bir akımın yaklaşımlarına da filmde yer verilmiştir.  Yeni akım, akıl hastalarını toplumdan uzak tutmak yerine ilaç tedavisi üzerine odaklanmış olsa da asıl sorun, bu ilaçların çoğunun hala tam olarak geliştirilme aşamasında ve hatta birçoğunun da hâlen deney safhasında olmasından kaynaklanmaktadır.

Doktor Cawley

Doktor Cawley karakteri kurumun direktörüdür. Her iki akımı bir araya getirmeye çalışan bir adam olarak gösterilir. Hastalara asla birer suçlu gözü ile bakmaz ve tedavi yöntemlerini de bu yönde uygulamaz, ilaç kullanımını savunur ve hastaları “normal” bir yaşam sürdürebilmeleri için tedavi etmeye çalışır. Fakat bir yandan da kendisi, hastaların kilitli şekilde tutuldukları ve korkunç tedavi yöntemlerinin uygulandığı tüm dünyadan soyutlanmış bir akıl hastanesinin direktörü olma kontrastını üzerinde taşır.

Hastalar

Diğer yandan, Zindan Adası’ndaki hastalar herhangi birer hasta değildir. Onlar başka insanlara zarar vermek ve hatta öldürmek kadar  korkunç eylemler gerçekleştiren kimselerdir… Ancak bu hastalar hapis cezası ile yargılanmak yerine, ne kadar tehlike iştigal ettiklerine göre ayrıştırılıp kurumun farklı koğuşlarına gönderilmektedirler.

deli kadın

Zindan Adasındaki mental bozukluklar

Zindan Adası hakkında herhangi bir spoiler vermeden konuşmak imkansız diyebiliriz. Filmin temelleri ters köşe yapmak üzerine kurulu olduğundan sonu hakkında bir fikir edinmek istemeyenlerin buradan itibaren yazıyı okumasını bırakmasını öneriyoruz!

Başlangıçta bir dedektif filmi gibi görünse de, yönetmen Scorsese, Zindan Adasındaki hiçbir şeyin aslında tam olarak gözüktüğü gibi olmadığına dair ipuçları bırakarak filmin akışını ilerletiyor. Örneğin Chuck karakterinin tabancasını bir polis memuru kadar hızlı kullanabildiği gibi küçük detaylar gözlemliyoruz. Sonra Teddy karakterinin halüsinasyonlarının nasıl başladığını, nasıl ölü karısı hakkında rüya görmeye başladığını, Doktor Cawley’nin migrenleri için Teddy’ye verdiği ilaçlar gibi daha da kafa karıştırıcı detaylar ile seyire devam ediyoruz. Tüm bu detaylar seyirciyi ana karakter hakkında şüphelendirip bir şeylerin ters gittiğini düşündürmeyi başarıyor.

Daniel’ın hikayesi

Hikaye ilerledikçe, Teddy Daniels’ın migren ataklarının ve anılarının II. Dünya Savaşında yaşadıklarından kaynaklandığı ortaya çıkıyor. Teddy’nin akıl sağlığını derinden yaralayan ve gerçekten travmatik olarak değerlendirilebilecek deneyimler yaşadığını anlamaya başlıyor ve Dachau toplama kampındaki görüntüleri silmenin onun için ne kadar zor olduğunu, psikolojisi üzerinde bıraktığı etkilerinin ne kadar olumsuz olabileceğini gözlemliyoruz.  Savaştan döndüğünde ana karakterimiz, karısı Dolores ve üç çocuğuyla bir hayat paylaşmaya devam etse de, daha çok işine yatırım yapmayı tercih ediyor ve ailesiyle çok da fazla zaman geçirmiyor. Ancak, geçmişinden taşıdığı hayaletler ile yaşadığı“zıtlaşmalar”ın yanı sıra aşırı alkol tüketimi sebebiyle de problemler yaşamaya devam ediyor.

Zindan Adası'ndan bir sahne

Daniels, geçmiş deneyimlerini rüyalar ve halüsinasyonlar aracılığıyla yeniden yaşamaya başlıyor. Yaşadığı ağır deneyimler sonucunda yüksek olasılıkla travma sonrası stres bozukluğunun kurbanı oluyor. Film ilerledikçe, ana karakterimizin tek korkusunun 2. Dünya Savaşı olmadığını anlıyoruz. Ailesinin onu terk edişinin de bu travmalar üzerinde oldukça büyük etkisi olduğu açığa çıkıyor.

Bir gün eşi Daniels’a kafasının içinde susmak bilmeyen sesler duyduğunu söylüyor. Ancak Daniels işine ve kendi travmasına öylesine sarılmış durumda ki, karısının akıl hastalığına kulak vermiyor bile. Sonuç olarak, karısının akıl sağlığı çocuklarını öldürmeye gidecek kadar bozuluyor. Daniels ne olduğunu öğrendiğinde ise, hıçkırıklar içinde ağlayarak karısının katili oluyor.

İzleyen süreçte Daniels’ın ruh hali

Tüm bu olanlar Daniels’ın travma sonrası stres bozukluğunu daha da kötü bir duruma taşıyor ve karakterimiz inkarla beraber kişilik ayrışmasına sürükleniyor. Kafasında anagram yöntemi ile Andrew Laedis karakterini (Daniels’i reddeden karakter) ve and Rachel Solando karakterini (eşi Dolores temsili) yaratıyor ve hikayeyi baştan yazıyor. Karakterimiz inkar psikolojisi ile kafasında yarattığı yeni hikayede, eşinin sözde Laedis tarafından başlatılan trajik bir yangında öldüğüne ve kendisinin de gizemli bir kayboluşu araştırmak için  Zindan Adasına gelen bir federal ajan olduğuna inanıyor.

tahtada duran adam

Ana karakterimiz, yeni bir gerçeklik yaratarak bu yapay gerçekliği geçmişinde neler olduğunu unutmak için kullanıyor. Gerçekleri kabul etmeyi reddedip bir yalanı yaşamayı seçiyor. Federal ajan olduğuna kendini inandırdığı içinse adada meydana gelen sözde komploları ve deneyleri düşünmeye ve araştırmaya durmaksızın devam ediyor.

Doktor Cawley ve ekibi ise, Daniels’in tamamıyla kendi kurgusu olan bu yeni gerçekliğin bir fantezi olduğunu fark edeceğini umarak gerçek geçmişine ulaşıp gerçekleri zaman içinde kabul etmesini, böylece hastanın kendi hastalığının kürünü kendiliğinden yaratacağına inanıyorlar.

Zindan adası psikiyatri ve psikoloji tarihi hakkındaki ilginç filmlerden biri olmasının yanı sıra, zihnimizle ustaca oynayabilen ve aynı zamanda duyularımızı kandırmayı başarabilen filmlerden biri diyebiliriz. Zindan Adası’nda hiçbir şey gözüktüğü gibi değildir.

“Hangisi daha berbat: Bir canavar olarak yaşamak mı yoksa iyi bir adam olarak ölmek mi?”

– Shutter Island