İrlandalı: Yarı Aralık Bir Kapı

İrlandalı hakkında konuşacak çok şey var. Mafya, çağdaş tarih ve şiddet, kendimizi olgunluk hikayesinin içinde ve gelecekteki hareketlerimizin sonuçlarında buluruz.
İrlandalı: Yarı Aralık Bir Kapı

Son Güncelleme: 04 Nisan, 2021

İrlandalı filminin yönetmeni Martin Scorsese, sinema tarihinin yaşayan bir efsanesidir. 77 yaşındaki yönetmenin muazzam bir filmografisi var; Scorsese’ye göre, “kısaysa, iki katı daha iyidir” efsanesi bir gerçek değildir.

Scorsese’nin birbirinden farklı nitelikte ve onlarca yıl emek verdiği kapsamlı filmler üretmiştir. Bunların içinde; Taxi Driver (1976), İçimizden Biri (1990),  Köstebek (2006), Korku Burnu (1991), Casino (1995), Para Avcısı (2013) ve diğer filmleri arasında polemik konusu olan Günaha Son Çağrı (1988) isimli filmi bulunmaktadır.

Son zamanlarda adı herkesin ağzında olan filmi ve süper kahraman filmlerine yönelik sert eleştirileri, son çıkardığı uzun metrajlı filmi İrlandalı (2019) için aldığı alkışlar aynı anda tüm dergilerin kapaklarını süslemiştir. Scorsese’nin iyi bilinen bir yoldan gittiği bir film: yirminci yüzyılın ortalarında gangsterler, İtalyan-Amerikan mafyası ve Birleşik Devletler ilişkisini konu almaktadır. Bununla birlikte, yaşının ilerlemesi ve zamanın değişimi film yapımcısına yeni bir bakış açısı, yeni bir dönüm noktası gösterdi.

İrlandalı filmi, Scorsese’nin “kendine has” çıkardığı bir iş olmuştur, tabiri caizse izleyici filmi gerçek gibi izler. Oyuncu kadrosunda, kendisi gibi hala iyi formda olduğunu kanıtlamış usta oyuncular vardır.

Joe Pesci, Al Pacino ve Robert De Niro, Netflix gibi bir yayın platformunda olmalarına rağmen bize geçmişi hatırlatan bir filme hayat veriyorlar.

İrlandalı: Geçmişe yolculuk

İrlandalı, kelimenin tam anlamıyla geçmişe doğru yapılan bir yolculuktur, özellikle oldukça uzak olan 20. yüzyıla kadar uzanan tarihi bir geçmişe hitap eder. Bununla birlikte, son on yılın en uzun filmlerinden biri olduğu için, gerçek anlamıyla da geçmişe yapılan bir yolculuğa götürür.

Sinemanın kısmen dizilerin gölgesinde kaldığı bir zamanda yaşıyoruz. Sinemaya gitmektense bir dizi “keyfi yapma” yı tercih ederiz. Ancak bu filmde diğer sinema filmlerinden farklı olarak iki saati aşan bir zaman diliminde hikayeyi anlattığını söyleyebiliriz.

Yeni nesiller farklı bir şekilde büyüdü. Artık kimse sinemaya gitmek zorunda değil. Eğer bir film izlemek istiyorsak, istediğimiz zaman tuvalete gitmek için duraklatabiliriz, iki gün içinde seyredebiliriz vb. Eğlence anlayışı herkesin hizmetindedir ve zaman zaman bize unutulmaz anlar vermesine rağmen, sanki sanatı geride bırakan ve onu arka plana atan bir şey haline gelmiştir.

Scorsese’nin aklında bir proje vardı ama hiçbir Hollywood yapım şirketi bunu kabul etmedi, bu yüzden yeni senaryoların taleplerine uyum sağlamaktan başka seçeneği yoktu: streaming platformları.

Netflix dünyasında “Netflix kurallarının dışında” olarak görülebilecek, ancak yine de platformda yayılma yolunu en iyi şekilde bulan projesiyle ilerlemeye karar verdi. Sonuç olarak Netflix, otantik dünyanın zenginliğini görsel-işitsel dünya ile birleştirerek fast food eşliğinde sinema kurallarına kadar her şeye uyum sağlar.

Böylelikle bir paradoks ortaya çıkar ve bizi geçen yüzyıla götüren ve birkaç yaşlı erkeğin elinden çıkan, ancak yaratıcılığı hala üst seviyede olan eski gangster filmlerini anımsatan film, en güncel ortam ve büyük sinema ekranlarından uzak olan küçük cihazlarda yeniden üretilmiştir.

Tüm imkanlara rağmen Scorsese, filmi bir akıllı telefonda izlemememizi, bunun yerine öğleden sonrası yapacağımız bir şey olmadığında ve telefonun bizi rahatsız etmediği bir zaman diliminde mümkün olduğunda en geniş ekranda filmi izlemenin tadını çıkarmayı tavsiye etmektedir.

Kısacası bize geçmişe, sinemanın bir keyif anı olduğu o zamana dönmemizi öneriyor.

İrlandalı gerçek bir hikaye

Mafya, özellikle İtalyan-Amerikan mafyası, sinemadaki en büyük hikayelerden bazılarının konusu oldu: Bir zamanlar Amerika (Sergio Leone, 1984) gibi zaman içinde yeniden değer kazanan filmlerden olan The Godfather ( Coppola, 1972).

Scorsese, aynı zamanda Malas Calles(Arka Sokaklar) (1973); Casino (1995) ve İçimizden Biri (1990) filmlerinde ilk kez De Niro ile işbirliği yapmıştır.

Hem Scorsese hem de İrlandalı filminin kahramanları 1940’larda doğmuş bir kuşağa aittir; New Jersey’den gelen Pesci hariç, diğerleri özellikle New York’ta doğmuştur. Hepsi İtalyan-Amerikalı ve bazıları Küçük İtalya mahallesinde büyümüştür.

Scorsese ve filmografisi

Scorsese, İtalyan-Amerikan belgeselinde (1974) tasvir ettiği gibi, kendisine miras kalan genlerine olan bağlılığını yapmış olduğu filmde ortaya koymuştur. Bugün, yıllar sonra bile gerçeklikten çıkan bir hikaye olmasının yanında en saf öykülerden çıkmış gibi görünen kökenine geri dönmektedir.

İrlandalı, Kennedy’nin yükselişinin ve suikaste uğramasının ardından, 20. yüzyılın ortalarında çok popüler olan sendika lideri Jimmy Hoffa’nın gizemli bir şekilde kaybolmasına kadar geçen süreyi geçmişin derinliklerine inerek gerçek bir karakteri araştırır. Tüm bunlarda, arka planında İrlandalı kahramanın “duvarları boyamak” la sorumlu bir işbirlikçi olduğu, mafyanın çıkarları tarafından yönetilen bir bağlantı noktası vardır.

Kandan kirlenmiş duvarlar, kurşunların sebep olduğu cesetten geriye kalanlar hızlıca temizlenmiş. Tam da o sırada restaurantın önünde katili daha güvenli bir yere götürecek bir araba bekliyordu. Susturucu tabancalar suyun derinliklerine gömülmüştü. Bu ölüm şekli Scorsese’nin şimdiye kadar ekrana taşıdığı en hızlı ölümlerden biriydi.

İrlandalı tam bir “Scorsese” eseridir. O, sanat olarak sinemanın görkemli bir sahneleme sayesinde nasıl bir görsel-işitsel gösterime dönüşeceğinin bir göstergesidir.

İrlandalı filmi

Kara mizaha başvurmaktan ve tehlikeli sohbetlere değinmekten vazgeçmez. Çünkü onlar, filmlerinin “markalaşmış” sahneleridir. Hala filmlerinde en yavaş ilerleyen sahnelerden biri olmaya devam etmektedir. Filmlerinden tacoslu, rahat sahneler eksik olmaz. Bu filminde daha olgunlaşmış bir hava vardır. İçimizden Biri, en son yaptığı film olan Para Avcısı filminin ritminden uzak daha sakin bir ortam yansıtmaktadır.

Mafyaya üye olmakla suçlanan kraliyet ailesi Frank Sheeran’ın hikayesini anlatmaktadır. Hoffa’nın ortadan kaybolma tarihi nihayetinde yirminci yüzyıl Amerika’sının sessiz tarihidir. Ancak bir gangster hikayesi olmanın ötesinde, Scorsese olgunlaşmış ve olgunluğu, kişisel bir hikaye anlattığı filminde flashback sahnelerde karaktere de yansıtmıştır.

Bu film, nihayetinde hapishane bahçesinde petank oynayan ve aynı zamanda hastalıklarla boğuşan yaşlı “zor adamların” hikayesini konu alan, güç mücadelesini anlatan filmden öte bir şey değildir.

Bu tarz filmlerin en usta oyuncuları tarafından sahnelen filmde oyunculuktan emekli olmasına rağmen rolü neredeyse isteksiz bir şekilde kabul eden Joe Pesci, kendisini mafya filmleriyle hatırladığımız De Niro, Scorsese ile daha önce çalışmamış olan ve God Father‘da yakaladığı ünden kaçmaya çalışan Al Pacino rol almaktadır.

İrlandalı: Hafızalara kazınacak bir film

Bahse girerim birkaç yıl içinde filmi hatırlamaya devam edeceğiz ve belki de film ilerleyen yıllarda daha da değerlenecektir. Filmi bir şey için suçlayabilirsek, o da aktörlerden bazılarını teknolojiyi kullanarak gençleştirilmesi olur. Aktörlerin de ömürlerinin bir sonu olduğunu göstermeye gerek duyulmamıştır.

Dijital gençleştirmenin kullanımı sert bir şekilde eleştirilmiştir. Belki de flashbackler için genç oyuncuları işe almak veya belki de sahnelerin sürelerini kısaltmak için film için daha iyi olurdu. De Niro’yu kırışıksız görüyoruz, ancak vücudu ve hareketleri bize aksini söylüyor gibi görünüyor.

Eski ve yeninin buluşması

Film, eski ile yeninin bir araya gelmesinden oluşur. Filmin konusu, yaratıcısı eski, filmde rol alanların yüzleri ise oldukça tanınmış kişilerden oluşmaktadır ancak filmin ortaya çıkış şekli ve yayımlanması farklılık göstermektedir.

En iyi film ve en iyi yönetmen dahil olmak üzere 10 dalda Oscar’a aday gösterilen İrlandalı filmi herkesin beklentisini karşılamaktadır. Filmin yarattığı etkiden midir bilinmez, az sayıda kadının filmde yer almasıyla bizim dikkatimizi inanılmaz bir şekilde dikkatimizi çekmektedir. Bu da filmi evimizin baş köşesinde bulunduracak yapı taşlarından biri yapmıştır.

Kadın rolleri filmlerinin çoğunda yok denecek kadar azdır. Filmografi geçmişinde yer alan karakterlerin çoğu “zor tiplerdir”.

İrlandalı filminde olduğu gibi filmi kınamaktan ziyade, o döneme şahitlik ediyoruz. Kadınların, kocaları için süsten başka bir şey olmadığı bir dönemdir. Tüm bu özelliklere rağmen, film boyunca göze çarpan bir karakter vardır. O da baş rol oyuncusunun kızıdır. Filmin başından itibaren babasının eylemlerine karşı oldukça asi bir tavır sergiler.

Kadın karakterin bulunduğu sahne sessiz ve kararlı bir şekilde ilerler. Filmin sonuna doğru baş rol oyuncularından birinin yerini alır. Son bölümde Sheeran artık yaşlanmıştır, tüm arkadaşları ve eşi ölmüştür. Geriye sadece kızları kalmıştır. Ancak kızları hala babalarıyla aralarında olan mesafeyi korumaya devam ederler.

Barda konuşmalar

Scorsese harika bir hikaye anlatıcısıdır, resimlerle, kelimelerle tarif edilemeyecek şeyleri söyleyebilmektedir. Her karakterde gizli olanı kamera aracılığıyla tasvir etme ve yakalayabilme yeteneğine sahiptir.

Uzun metraj bir film olmasına rağmen, İrlandalı filmi bizi içine hapsetmeyi başarır. Örümcek ağına sıkışmış, kaçacak bir yeri olmayan bir böcek gibi olan kahramanımızın hayatının nasıl sona erdiğini öğrenmek için bizi ekrana bağlı tutar.

İrlandalı filmi bize yaşamın çeşitli zamanlarına yolculuk etmeyi, geçmişiyle bağlantılı ancak her insan gibi ölmeye mahkum olan bir karakterin içe dönük bir yolculuğu aktarır. Eylemlerinin sonuçları, yalnız yaşlandığında ve izleyicinin tam olarak tanımlayamadığı yarı katartik bir durumda düşünmeye bırakan bir kapıda aralığında ortaya çıkar.

Klasikleşmiş bir mafya filmine daha önce şahit olmuş muyduk? Daha önce insanoğlunun derinliğine doğru bir seyahate çıkmış mıydık? Neden kapı yarı aralık? Gelecek, ölüm, kader, belki de “kapı aralığından” bakan bunlardan daha fazlası değildi.

İlginizi çekebilir ...
Misyon (1986): Karakter Oluşturmaya Dair Bir Örnek
Aklınızı Keşfedinsayfasında okuyun Aklınızı Keşfedin
Misyon (1986): Karakter Oluşturmaya Dair Bir Örnek

Misyon Güney Amerika'daki yerliler ile Avrupalıların arasındaki iletişimlerin iyi bir tasviri olan tarihi bir 1986 filmidir.