Walter Riso’dan Aşkın Sınırlarıyla İlgili 7 Ders

· Ağustos 13, 2017

Walter Riso ile tanıştığımda 17 yaşındaydım. Aşk hayatımda karışık bir dönemden geçtiğimi hatırlıyorum, tam da o günlerde The Limits of Love (Aşkın Sınırları) kitabıyla karşılaştım. Kişisel hayatımı pek çok yönüyle görmeme yardımcı oldu ve hem o dönemdeki sevgilim hem de kendimle ilgili yaptığım sayısız hatayı fark etmemi sağladı. 

Bize sattıkları hiper romantik fikirlerin etkisindeydim ve öğrendim ki çoğu zaman bu, dünyadaki her şeyden daha fazla acı çekmeme sebep oluyor. 

“Eğer beni hak ettiğim gibi sevemiyorsan, bırak. Beni ben olduğum için seven biri gelecektir.”

– Walter Riso

Walter Riso, iyi bir yazar olduğu kadar, iyi bir eğitimci, bilişsel psikoloji alanında çalışan iyi bir klinik psikolog ve iyi bir terapist eğitmeni de aynı zamanda.


The Limits of Love’ı okuduktan sonra diğer çalışmalarına da ilgi duymaya başladım – 20 adet kadar yayınlanmış kitabına – ve bugün bile benim hayatımda en fazla etkisi olan yazarlardan biri olmayı sürdürüyor. Bu yazıda, benim hem kişisel hem profesyonel açıdan hayatıma en çok katkı sağlayan öğretilerinden bazılarına yoğunlaşmaya çalışacağım, sizin de bunlara kulak vermenizi tavsiye ederim.

Bağlanmanın riskleri

Riso, bize bağlanmanın biriyle ya da bir şeyle obsesif bir ilişkiye sebep olduğunu öğretiyor. Bağlandığımızda, o objenin ya da kişinin bizi tam anlamıyla mutlu edeceğine, güvende hissetmemizi sağlayacağına ve daha da fazlası, hayatımızı anlamlı kılacağına inanmaya eğilimli hale geliyoruz

Aslında bu, hiper romantikliğin ürünü olan, bir kişinin patolojik kıskançlık, duygusal bağımlılık, kimlik eksikliği gibi sorunlara kapılıp acı çekmesine neden olabilecek yanlış bir düşünce.

Birine ya da bir şeye bağlanıp bağlanmadığımızı anlamanın pek çok yolu var:

  • Duyduğunuz isteğin doyumsuzluk seviyesinde olup olmadığını nasıl anlayacağını bilmek: eğer hiçbir şekilde tatmin olmuyor ve daha fazlasına ihtiyaç duyuyorsanız, bağlanma nedeniyle acı çekiyorsunuz demektir. 
  • Kendinizi kontrol edemiyorsanız: kendi davranışlarınızın kontrolü artık sizin elinizde değilse, bağlılık duygunuzun kölesi olmuşsunuz demektir.
  • Eğer bağlılık duyduğunuz şeyden uzak olmak aşırı derece rahatsızlık duymanıza sebep oluyorsa.
  • Size zarar verdiğini bile bile, hala o şeye bağlılık duymaya devam ediyorsanız.

Olmak mı yoksa sahip olmak mı ? 

Kişisel gelişime götüren anahtarlardan biri sahip olduklarımız için değil, olduğumuz kişi için, değerlerimiz, prensiplerimiz ve özümüz için kendimizi takdir etmektir. 

Sahip olduklarımız için kendimizi takdir ettiğimizde, mutluluğumuzu kendimizin dışında bir yerde konumlandırırız bu da her zaman başka şeylere bağımlılık duymamıza sebep olur. Sahip olduklarımızdan daha fazlası olduğumuzu ve değerli olmamızı sağlayan şeyin kişilğimiz olduğu gerçeğinin farkında olmalıyız.

İdeal ben ve gerçek ben 

Güvensizliklerimiz her zaman ideal ben ve gerçek ben arasındaki boşluktan kaynaklanır. Gerçek ben, benim ne olduğumken, ideal ben bir gün kim olmak istediğimdir.

Sorun genellikle gerçek beni açıkça görmememizden ve yalnızca kusurlarımıza odaklanarak, meziyetlerimizi gözden kaçırıp kendimizi cezalandırmaya eğilimli olmamızdan kaynaklanır. Diğer yandan, kendimize gerçekçi olmayan, aşırı çaba gerektiren amaçlar edinmemizdir. Bu yüzden de gerçek ben ve ideal ben arasındaki uzaklık iyice artar.

Aşk mı takıntı mı? 

“Sadece seni düşünüyorum,” “Her şey bana seni hatırlatıyor,” veya “Sensiz yaşayamam” gibi şeyler söylemek aşkın değil takıntının işaretleridir ve ortada bir takıntı olduğunda aşk yürümemeye başlar.

Sevgililer, birbirlerine bağımlı hale gelmeden ve sonunda kendi kimliklerini kaybetmeden, birbirleriyle birlikte olmaktan keyif almaları ve heyecan duymaları gerektiğini anlamalıdır. Biz, başkasıyla birlikte olmaya karar verebilen kişileriz, yarın öbür gün gerektiğinde birlikte olmaktan vazgeçmeyi de bilmeliyiz. 

Aşkın zaferi için birbirine benzemek

“Zıtların birbirini çektiği” söylemi gerçek olmaktan çok bir efsanedir. Gerçek şudur ki ilişkisi olan iki kişinin bu ilişkiyi yürütebilmeleri için benzer özelliklere sahip olmaları şarttır. Düşünce şekli, değerler, fikirler, öz gibi temel şeylerdeki benzerlikler kesinlikle önemlidir. Kişisel tercihler, hobiler gibi yüzeysel konuların ise o kadar önemli olduğu söylenemez.

Önce kendimize aşık olmak 

Toplum bize kendimize iyi bakmadan önce başkalarına değer vermeyi, onlar için fedakarlıklar yapmayı öğretir. Riso ise kendimizin öncelik en önemli müşterimiz olduğunu öğretiyor. 

Kendimize değer vermeyi öğrenip alışkanlık haline getirmeliyiz, masanın dört ayağına da sahip olmalıyız: kendimize işkence etmediğimiz, kendimizi fazlasıyla cezanlandırmadığımız ya da ulaşılamaz hedefler koymadığımız sağlıklı bir öz saygı, toplumun bize dayattıklarına değil de kendi kriterlerimize göre belirlediğimiz pozitif bir benlik bilinci; başarılarımız ve kazanımlarımız için kendimizi övmemiz; ve iyi bir dozda öz güven. 

Duygusal yalnızlıkla barışık olmak 

Bize yalnız olmanın eksik olmak anlamına geldiği fikrini aşılamak istediler, hatta öyle bir noktaya geldik ki sinemaya ya da kahve içmeye yalnız giden insanlara acır olduk. Ancak yalnızlık kötü değildir: yalnızlık kendimizle baş başa kalmamızı, yeni fikirler üretmemiz ve tam anlamıyla özgür olmamızı sağlar. 

Aslında yalnızlık, başarılarınızın bir sevgiliniz ya da eşiniz olup olmamasına bağlı olduğunu düşündüğünüz zaman sizi üzebilir, halbuki bu düşünce toplum tarafından dayatılan yanlış bir düşünceden başka bir şey değildir. Bu yüzden sevgilimiz ya da eşimiz olduğunda bile kendi kendimizin arkadaşı olacağımız şekilde yalnız başımıza zaman geçirmek iyidir. Bu sayede de yalnızlıktan korkmak yerine onunla dost oluruz.