Kader Kapınızı Çalmayacak

· Aralık 31, 2018

Kader eve servis yapmaz. Kaderimizi gerçekleştirmek istiyorsak kapımızı çalmasını beklemek yerine dışarıya çıkıp onu aramalıyız. Hayatın kendi kendine büyülü bir biçimde hayallerimizi gerçekleştireceğini düşünüyor olsak da hayallerimiz, onları gerçekleştirmek için çalışmazsak gerçeğe dönüşmez. Hatta bu bile bazen yeterli olmaz.

Hayatın en iyi anlarının, işleri kendi ellerimize aldığımız anlar olduğunu söyleyeceğim. Ne kadar zor olursa olsun kendi yolumuzu seçmemize müsaade eden kararlar aldığımız anlardır. Dua etmek veya evrenin bize ne yapacağımızı söyleyeceği sinyallerini vermesini beklemek yerine, hayallerimizi gerçekleştirmek için çalışmaya başlamak adına ne elde etmek istediğimizi bilmeliyiz.

“Hayatınızın en iyi yılları, sorunlarınızın kendi sorunlarınız olduğuna karar verdiğiniz yıllardır. Sorunlarınızı aile, ekoloji veya devletin üstüne yığmazsınız. Kendi kaderinizi kendiniz kontrol ettiğinizin farkına varırsınız.”

– Albert Ellis

Kararlarımız kaderimizi çizer

Kaderimizi attığımız her adımda, yaptığımız her seçimde kendimiz yaratırız. Fakat, birçok insan boş verip kaderin dizginleri eline almasına müsaade ederlerse iyi şeylerin onların başına geleceğini düşünür. Aslında, benim bakış açıma göre bu işe yaramaz. İstediklerimizi elde etmemizin tek yolu onlar için çok çalışmaktır.

kader bekleyen çocuk

Öte yandan bazı insanlar kaderimizin zaten çizilmiş olduğuna inanır. Bu düşünceye göre hayatta yapmamız gereken şeyler zaten belirlenmiştir. Bu da buraya şans eseri gelmediğimiz ve varoluşumuzun bir amacı olduğu anlamına gelir.

Neye inanırsak inanalım, işin aslı kaderlerimiz kendimize özeldir ve aldığımız kararlarla onu yaratırız. Tek yapmamız gereken şey istediğimiz şeyler için savaşmaktır. Her birimiz hayatlarımız için uygun gördüğümüz şeyleri yapmalıyız.

Kader: batıl inanç mı hakikat mi?

Kaderin hayatlarımızı etkileyip etkilemediğini analiz eden bir hikayeyi inceleyelim. Buyrun!

David çok dindar ve itaatkar, kendini adamış bir Yahudi’ydi. Bir gece uyurken rüyasında onu bir melek ziyaret etti.

“David” dedi melek. “Cennetten, bir dileğini yerine getirmek için geldim. Tanrı seni ödüllendirmeye karar verdi, bu yüzden beni bu mesajla sana yolladı. İstediğin herhangi bir şey isteyebilirsin. Uyandığında ona sahip olacaksın. Ayrıca şu an gerçekleşen her şeyi de hatırlayacaksın, böylece her şeyin hayal gücünden ötürü olduğunu düşünmeyeceksin. Peki, isteğin nedir?”

David bir anlığına düşündü ve bir süredir aklını kurcalayan bir şey olduğunu hatırladı: kendi ölümü. Meleğe sordu, “Bana öleceğim tam tarih ve saati söylemeni istiyorum.”

Bunu duyduktan sonra meleğin yüzü bembeyaz oldu ve tereddüt etti. “Sana bunu söyleyip söyleyemeyeceğimi bilmiyorum.”

“Bana ne istiyorsam onu talep edebileceğimi söyledim. İstediğim bu.”

“Bunun bir ödül olduğunu da söyledim. Eğer benden istediğin şeyi sana söylersem hayatını endişe içerisinde, ölümüne kadar günlerini sayarak geçireceksin.” dedi melek. “Bu bir ödül olamaz, ancak bir ceza olabilir. Başka bir şey iste.”

David bunu etraflıca düşündü. Fakat, ölüm düşüncesi bir insanın aklına girdiğinde bunu unutması oldukça zordur.

“Tamam, o zaman sadece öleceğim günü söyle.”

Melek, fikrinin değiştirebilecek hiçbir şey yapamayacağını ve eğer cevap vermezse, David’i ödüllendirme görevinde de başarısız olacağını fark etti. Bu nedenle isteksiz de olsa kabul etti.

“İyi bir Yahudi olduğun için haftanın en kutsal günlerinden biri olan günde ölme şerefine sahip olacaksın. Şabat gününde öleceksin.”

Bunu söyledikten sonra melek veda etti. David memnun oldu ve sabaha kadar huzurla uyudu.

Uyandığında meleğin ona söylediği gibi gerçekleşen her şeyi net bir biçimde hatırladı. Ayrıca yüreğine su serpildi çünkü bir Cumartesi günü öleceğini biliyordu artık.

Sonraki günler normal geçti, en azından Cuma gününe kadar. O gün David titremeye ve korkmaya başladı.

Bu Cumartesi öleceği gün mü olacaktı? Meleğin onu ziyaret etmesindeki sebep neydi? Bu son gün tapınağa gitmenin ne anlamı vardı? Zaten ölecek ise evde kalmayı tercih ederdi. David sonra yaptığı hatanın farkına vardı. Bilmemesi gereken bir şey biliyordu ve bu ona yalnızca acı çektiriyordu.

Sonra, nihayet çözüm bulduğunu düşündü. Her Cuma gecesi Tevrat okuyacaktı ve günün ilk yıldızının ortaya çıktığını görene kadar durmayacaktı. Bunun sebebi ise kimsenin kutsal Yahudi kitabını okurken ölmeyecek olmasıydı.

O da tam olarak bunu yaptı. İki veya üç ay geçti ve sonra bir Cumartesi sabahı, Tevrat okurken David birinin vahim bir şekilde bağırdığını duydu, “Yangın! Yangın! Ev yanıyor! Dışarı çık! Çabuk! Yangın var!”

Şabat günüydü ve bu meleğin mesajını hatırlamasına neden oldu. Fakat, Zohar’ın halka Tevrat okurken güvende olduklarını söylediğini de hatırladı. Kendini daha da ikna etmek için şöyle dedi, “Bana hiçbir şey olamaz, Tevrat okuyorum.”

Fakat sokaktaki sesler bağırmaya devam etti, “Herkes dışarı çıksın! Dışarı çıkın!”

kaderini gerçekleştiren insan

David titremeye devam ediyordu. Bu onun başına geliyordu çünkü kendi kaderini kabul etmek yerine kendini kurtarmaya çalışmıştı. Sonunda ölecekti. Kendi kendini kurtarmaya çalışmanın kurbanı olmuştu.

“Belki hala vaktin vardır” demeye çalıştı kendine. Tevrat’ı kapatırken yangının ulaşmadığından emin olmak için merdivenlere baktı. Merdivenlerden aşağı koşabildiği kadar hızlı koştu, bu da ayağının takılıp yere düşmesine neden oldu ve son basamağa ensesini çarptı.

David o Şabat oracıkta öldü. Kaderiyle o kadar meşguldü ki aslında sokağın öteki tarafındaki evin yandığını ve yangının kendi evine asla ulaşmayacağını fark etmedi bile.

“Bir insan çoğu zaman kaderinden kaçmak için tercih ettiği yolda kaderiyle karşılaşır.”

– Jean de la Fontaine