Düşünme Şekliniz Hislerinizi Belirler

27 Mart, 2017

Biz insanlar, düşünen ve hisseden varlıklarız. Düşünüş tarzımız, hissettiklerimizi belirler ve düşündüklerimizi, gerçeğin bir işareti olarak alırız. Düşünmek, muhteşem bir beceridir ama bize kötü oyunlar da oynayabilir.

“Kendimizle konuşma şeklimize göre belli bir şekilde yaşarız ve algıladığımız dünya da beli bir şekilde değişir.”

– Óscar González

Hangisi önce geliyor: düşünce mi, duygu mu, yoksa his mi? 

Bu soruyu cevaplayabilmek için öncelikle üç kavramı tanımlamalıyız:

  • Düşünce: İnsanların zihinlerinde gerçeklik hakkında fikirler ve temsiller yaratabilme becerileri.
  • Duygu: Psikofizyolojik ve biyolojik ifadeler, zihinsel durumumuzun ifadesi.
  • His: Ruh hali veya bir şey, gerçek ya da kişiye doğru duygusal eğilim.

Düşünme ve hissetme becerilerimiz arasında ince bir çizgi vardır ve duygularımız, bu ikisi arasındaki bağlantıdır.

Günlük hayatımızda çoğu zaman bu üç kavramdan aynı şeymiş gibi bahsederiz ama aslında düşünmek, duyguları tecrübe etmek ve hissetmek çok farklı şeylerdir.

Biz insanlar, akıllı varlıklarız. Ama bu, duygu ve hislerin bize yabancı olduğu anlamına gelmiyor. Duygu ve hisler, kişiliğimizin oluşmasında, dünyayı yorumlayışımızda, aldığımız kararlarda ve fikirlerimize ulaşmamızda önemli bir rol oynar.

Duygularımıza dikkat ederiz ve bu, hayatımızdan çıkarmamamız gereken insani bir yetenektir. Duygu ve his olmaksızın akıl, amaçsızdır.

Hisler, duygulardan daha uzun ömürlüdür ama duygular, hislerden daha yoğundur 

Duygu ve hislerin nasıl çalıştığını anlamamız önemli: bu ilişki, duygusal zekamızın ve kendimizle ilişkimizin gelişmesi, nihayetinde akıl sağlığımızın iyileşmesi için zaruridir.

Duygular, bireyin kişiliği ve motivasyonuyla ilgilidir. Duygular, hislere göre daha kısa sürelidir ve bizi harekete geçmek üzere motive ederler. Bunlar, hislerden daha yoğundur ama fazla uzun sürmez.

Hisler, tesir edici bir ruh haline işaret eder ve genelde uzun sürelidir. Duyguların bir sonucu olarak ortaya çıkar. Hisler, duyguların sonucudur.

Bir örneği ele alalım:

Yoga yapıyorum. Bu hoşuma giden ve kendimi iyi hissetmemi sağlayan bir aktivite. Epeydir yoga yapmaktayım ve hem iyi hem de kötü günlerimde bu sayede birçok şey öğrendim.

Objektif bakıldığında, zamanla yogada daha iyi olduğum doğru. İlk başta imkansız olduğunu düşündüğüm pozisyonlarda bile başarılıyım.

Dün yine yoga dersine gittim ama bu kez her zamanki gibi iyi sonuç alamadım. Önceden sorunsuz yapabildiğim ve yoga öğrencisi olarak hafızama kazıdığım pozisyonların hiçbirini yapamadım.

Düşüncem dedi ki:“Darmadağınık haldeyim, bu iş bana göre değil.”

Duygum dedi ki: “Kendime çok kızıyorum.”

O günün geri kalanında duyduğum his: “Üzgünüm, bunaldım ve cesaretim kırıldı.”

Hangisine dikkat etmeliyim?

Bir önceki örnekte, kendime dair fikrimin, yoga derslerine devam etmemin ve tavrımın motivasyonum üzerindeki etkisini incelemiştik.

Eğer darmadağın bir halde olduğumu düşünüyorsam, sırf bir kez yoga hareketlerimi yapamamam bir daha yapamayacağım anlamına mı geliyor? Sırf bir hareketi yapamadım diye gerçekten darmadağın bir halde miyim?

Duygum, kızgınlık ise kendime kızdığım takdirde düşündüklerimin daha doğru hale geleceği anlamına mı geliyor? Bu duygu bana kim olduğum hakkında doğru bir şey söylüyor olabilir mi? Bu duyguyu hissediyor oluşum, düşündüklerimi onaylıyor mu?

Günün sonunda kendimi üzgün hissediyorsam, benim için çok önemli bir şey olduğu anlamına mı geliyor? Belki de hissettiğimiz her şey doğrudur? Duygu, düşündüğüm şeyin meyvesi mi?

İşin özü şu: Düşündüğümüz her şey doğru değildir, duygular çoğu zaman düşündüklerimizi onaylamaz ve hissettiğimiz her şey doğru demek değildir.

Daha iyi olmak için ne yapabiliriz?

“Böyle hissediyorum, demek ki doğru…” diye düşündüğünüz zamanlarda hissettiğiniz duyguyla birlikte gelen düşünceyi bulun ve kendinize şunu sorun: “Bana böyle hissettirecek ne düşündüm? İşlerin hep böyle olduğuna dair elimde kanıt var mı?”

Mesele, kendimize soru sorup düşünmekten geçiyor. Böylece zaman zaman kendimize anlattığımız hikâyelere inanmamayı öğreniriz.