Dilin Kemiği Yoktur

31 Aralık, 2017

Herkesin bildiği gibi dilin kemiği yoktur ama yine de bıçaktan derin yaralar bırakabilir. Kelimeleri, ses tonunu ve bir kişinin arkasından kulaktan kulağa giden korkakça sözlerle yapar bunu. Kalbinde kasları olmayan insanların dilleri kemik doludur ve bu becerilerini göstermekte hiç vakit kaybetmezler.

Kelimeler beynin dili ve tür olarak gelişimimizin sonucu olmasına karşın onları zarar vermek için kullanma gücüne sahibiz. Kelimelerin ince ve gizi dünyasını hala anlamış değiliz ve daha çok empati göstermeyi, daha samimi olmayı da ne yazık ki öğrenemedik. Dedikodular, sözlü saldırılar ve hakaretlerle duvarlar kurmak yerine birlikte yaşayabilen insanlar olmayı bilmiyoruz.

“Dil, tıpkı keskin bir bıçak gibi kan akıtmadan öldürüverir.”

– Buddha

Hepimiz biliyoruz ki dil, sopa ve taş kadar canını acıtabilir insanın. Evet, insanlar olarak önemli bir gelişim geçirdik, buna hiç şüphe yok. Artık daha sofistike, daha becerikli ve atalarımızınki kadar değişken ve talepkar bir çevrede daha iyi ayakta kalabilen varlıklarız. Ne var ki bizi düşünmeye biraz daha farkında olmaya zorlayan şeyler var.

Tür olarak büyük bir adım daha atalı yıllar oldu. Dijital çağa giden yolu açtık. Ama bu yeni teknolojiler insanlar arasındaki bağlantıyı en üst seviyeye çıkarmak yerine, tam tersini yapıyor.

Bu bağlamda dil, kelimeler aracılığıyla gerçek zarara yol açmak için gizli anonimliğini kullanıyor. Sadece 140 karakter yeterli. Bu zarar, ciddi sonuçlara yol açabilir ama sorumluluk sınırı çok bulanıktır.

Peki neden yapıyoruz bunu? Neden diğer insanların hayatlarını mahvedene kadar “dilimizle ısırıyoruz”?

uçan kırmızı balıklar ve kırmızı saçlı kız

Gerçek hasara yol açan sözler

Bazen öfke, bizi tüketebilir. Bazen anın gerginliği yüzünden yanlış sözler söyleyip sevdiğimiz insanın kalbini paramparça edebiliriz. Derler ya, bir gerginlik anında sessizliği seçmek, söylediğiniz şey yüzünden daha sonra yıllar boyu pişmanlık duymaktan iyidir. 

Herkes ama herkes, dille, kelimelerle zarar verebilir. Ama “zarar” derken basit bir metafordan söz etmiyoruz. Çünkü dilin yol açtığı acı, gerçek bir acıdır ve nöro-görüntüleme ile görülebilir.

Hiç kimsenin görmediği görülmez acı

Los Angeles Üniversitesinde nöroloji bölümünü bir çalışma yaptı ve kınamayla dolu kelimeler işitmenin ve eleştiri ya da dedikoduların darbesinden sürekli acı çekmenin, “sosyal reddedilmeyle ilişkili sosyal ağı” aktive ettiğini ortaya koymuştur.

Kişinin beyin aktivitesi değişir ve bir “kopuş” halinde takılı kalarak öfke ve depresyon arasında asılı kalırlar.

Ayrıca sözlü saldırının, fiziksel istismardan daha derin ve kalıcı bir etki yarattığı sonucuna ulaşmışlardır. Hatta sözlü bir darbe, bir çocuğun gelişimini bile etkileyebilir. Pek çok çocuğun okulda yaşadığı tehdit ya da sözlü saldırı gibi unsurlar, beyindeki ve hatta hafıza ve duygularla ilişkili hipokampus içindeki beyaz madde miktarıyla doğru orantılıdır. 

Durun ve düşünün: diliniz bir silahtır

Dilin can yakabildiğini biliyoruz ama aynı şekilde, bilge sözler kadar iyileştirici çok az ilaç olduğu da bir gerçek. Rahatlatan bir ses, teselli eden bir bakış, dinleyen bir kulak ve kalpten gelen sesler. Peki ama bunları yapmak neden bu kadar zor?

Öncelikle, herkes bunu başaracak strateji ve beceriye sahip değil. Pek çok çalışma, başkalarını tehdit edip zorbalık yapan çocukların ciddi duygusal ve hatta zihinsel problemleri olduğunu ortaya koymuştur. Bu kişilerin çoğu, saldırganlığı güçle eş anlamlı görmektedir. Bu davranış, köksüzleşme ve saygı ile empati eğitimin eksikliğinin belirlediği kişisel bir bağlamda kendilerini yeniden onaylamalarının tek yoludur.

ağaç altında kutuda oturan kadın

İkinci olarak da dillerinin ç gözlülüğü ve çevikliğine kapılıp giden insanlar, düşüncelerini uygun bir zihinsel fitreden geçiremez. Bu filtre, kişinin pürüzlerini düzelterek duygusal yönetim ve öz kontrol özelliğini aktive edebilecektir.

Dilin büyük bir seyirci kitlesinin ve kendini ifade edeceği pek çok kanalın olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Esasen beli bir grubu, dezavantajlı bir birey veya azınlık grubuna karşı harekete geçirebilir. “Kara koyunlara karşı ak koyunlar” dinamiğine girmek yerine, kendi adına düşünebilen insanlar olarak ayağa kalkmayı başarmalıyız.

Nihayetinde dil, beynin bir aracından başka şey değildir. Eğer kendi başına hareket etmesine izin verirsek cehalete, en ilkel iç güdülerimize, zehirli ve zararlı sözlere bir ses vermiş oluruz.

Buna değmez. Konuşmadan ya da sosyal ağlarda bir gönderide bulunmadan önce dinleyin ve gözlemleyin. Dikkatli olun çünkü kimi zaman sessizlik daha sonra pişman olabileceğiniz her söze yeğdir.