Çağdaşlığı Yok Eden Dövüş Kulübü

Şubat 1, 2021
Dövüş Kulübü, Chuck Palahniuk tarafından yazılmış aynı isimli romandan uyarlanan kült filmdir. 1999 yapımı olan film, David Fincher tarafından yönetilmiştir ve başrollerde Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter rol almıştır.

20. yüzyıl bir değişim yüzyılıydı, başlangıcı savaşlarla ve sonları ise çılgınca teknolojik ilerlemelere damga vurmuş bir yüzyıldı; bugün tanıdığımız tüketim toplumuna yol açan ilerlemeydi. Dövüş Kulübü (David Fincher, 1999) bu yüzyılı kapatarak, 21. yüzyıla vahşi, acımasız ve çok umutsuz bir şekilde yeni bir başlangıç vermiş oldu. Her cümle, her sahne, her darbe… her şey ama kesinlikle sunduğu her şey izleyicide bir tepki yaratmaktadır.

Dövüş kulübü, topluma yönelik sert bir eleştiri sunmaktadır. Zaman zaman ise isimsiz karakteri canlandıran Edward Norton’un muhteşem oyunculuğuyla kendimizi özdeşleştiririz. Birçok kişi filmi eleştirdi, birçok kişi filmden rahatsızlık duydu ve diğer insanlar ise filmde 20. yüzyılın sonuna değinen muhteşem bir başyapıt olacağını öngördü.

Bu film patlamış mısır yerken sessizce seyretmelik bir film olmadığı gibi sinemada en zorlayıcı duygusal yönlerimizi de uyandıran bir film de değildir; izleyiciyi tam anlamıyla uyandıran bir filmdir. Puanlar, egomuza, midemize gerçek bir sancıya şahit olacağımız konusunda bizi uyarmaktadır.

Filmde adı geçmeyen ana karakter, yaşadığı dönemin kurbanı olan, uykusuzluk sendromu yaşayan ve zamanını IKEA nesneleri satın alarak harcayan bir adamın hakikatli yansımasıdır. Soluğu, kanser gibi hastalıklardan mustarip insanların durumlarını daha katlanılabilir hale getirmek için bir araya geldiği grup terapisinde alır.

Bunların hepsi filmin kilit karakteri olan Marla ile Tyler Duran (ta kendisi) tanıştığında değişecektir. Yazımızın devamı spoiler içerdiğinden filmin karmaşıklığından dolayı, filmi henüz izlenmediyseniz okumaya devam etmenizi tavsiye etmiyoruz.

Gri, karanlık, rahatsız edici ve mide bulandırıcı Dövüş Kulübü, çevremizdeki her şeye, tanıdığımız dünyaya, köle olduğumuz tüketim toplumuna gerçek sadistçe kahkahadır. Bizi zamanın hastalıklarına, sahip olduğunuz şey olduğunuz zamana götürür.

David Fincher ve izlemeyi kaçırmamız gereken üç aktör (Helena Bonham Carter, Edward Norton ve Brad Pitt) 90’ların sonlarının özünü yakalamayı başardılar. Olacakları tahmin ederek bizi kan ve kendi kendini yok etmekle dolu karanlık bir kulübe sürükleyiverdiler.

dövüş kulubü

Dövüş Kulübü: Çağdaş hastalık

“Hasta bir dünyada yaşıyoruz ve bizler de birer hastayız” bu şekilde Dövüş Kulübü’nün içimizde bıraktığı duyguyu özetleyebiliriz. Film, ana karakterin iç gözlemi tarafından anlatılmaktadır, ancak bu iç gözlemin de kendine ait belirli bir evrenselliği var.

Birinci şahıs olarak anlatılmasına rağmen, kahraman adını söylememektedir ve bu da bize çok sıradan bir adam gibi gelmektedir: Filmin ana kahramanı büyük bir şehirde bir apartman dairesinde yalnız yaşar ve büyük bir otomobil şirketinde uzman olarak çalışır, uykusuzluk sendromundan etkilenmektedir ve sürekli bir şeyler satın almak için parasını harcamaktadır.

Bu nitelendirme oldukça evrensel düzeydedir. Bu şekilde onun adını bilmeyerek, onun “ben” hikayesini kendi hayatımıza bir retrospektif yaparak aktarırız. Filmin ana kahramanı bildiğimiz bir dünyada yaşamaktadır, hayal gücü ya da yapaylık yoktur, bu bizim günlük gerçekliğimizdir. Onların “kötü tarafları” bizim ya da tanıdığımız birçok insanınkiyle aynıdır.

Filmin ana karakterinin temel sorunu uykusuzluk çekmesidir. Doktoru uyku hapları yazmayı reddeder, o da kanserli insanlar için düzenlenen grup terapilerine gitmeyi seçer.

Terapi seanslarında, testis kanserinden mustarip, erkekliğini kaybetmiş, testisleri kesilmiş ve tedavi sonucunda göğüsleri ortaya çıkan Bob ile tanışır. Kahraman, bu insanlarla kendini rahata ermiş hisseder ve sonunda uykusunu geri kazanmayı başarır.

dövüş kulubü

Uykusuzluğunun nedenini bile bilmez. Sorunun asıl kaynağından habersizdir. Aslında tek bildiği, ağlamanın kadınlıkla eşanlamlı olduğu için yakın zamana kadar erkekler tarafından yasak gibi bir şey olarak görüldüğü, bu terapilerde kendisine ağlayacak bir yer bulduğunu, kendi içinde içsel huzura rastladığı yer olarak kabul etmesidir.

Telaşlı bir dünyada yaşamakta, kendimizi iyi hissetmek için tüketmekteyiz, her şeye sahibiz ancak yine de her geçen gün anksiyete, stres, uykusuzluk, depresyon gibi kelimeleri daha sıkça duyarız… Çağımızın hastalıkları işte bunlardır. Hayatımızın başkahramanı işte budur.

Durum kontrol altına alındığında ve sorunla baş etmeyi başardığı sırada, Marla ortaya çıkar, bu barışı parçalar, istikrarsızlaşır ve bir kez daha uykusuzluğa neden olacak bu kişi; bir kadındır. Marla da onun gibidir, hayatın ona göre hiçbir anlamı yoktur, ölümü bekleyen bir kadın ve en büyük acısı da ölümün gelmemesidir. O da bu terapilere katılan bir nevi turistten başka bir şey değildir.

Başkalarının acısından zevk alma

Marla neden bir tehdittir? Marla, kendisinin canlı görüntüsüdür, yalanının görüntüsüdür ve ortaya çıktığında ise tüm istikrar ve barış merkezi ortadan kalkacaktır. Marla’nın onu reddetmesi, kendisinin reddedilmesidir; Marla testis kanseri terapisine katılır, kim bir kadının testis kanserinden mustarip olduğuna inanır ki?

Bu küstahlık, kendi acısını hafifletmek için başkalarının acısından zevk alma şeklidir. Bu da ana kahramanı deli eder. Çünkü Marla basit bir şekilde kendisinin kadın versiyonudur.

Marla

Kapitalizmi yıkan Dövüş Kulübü

Marla’dan hemen sonra, kuralların ve sistemin dışında yaşayan çekici, güçlü bir adam olan Tyler Durden ortaya çıkar; Sabun üreticisidir, harabe olarak sınıflandırabileceğimiz bir evde yaşar ve her zaman istediğini yapar.

Tyler çağımızın antitezi, kapitalizmin, iç boşluğunu doldurduğu varsayılan maddi şeyler satın almak için işinin kölesi olarak yaşayan modern insanın salt reddidir.

Birlikte, ana kahramanın yeni terapi grubu olan dövüş kulübünü başlatacaklardır. Farklı erkeklerin tek bir amacı olan en vahşi yanlarını, darbelerle en canavarca yanlarını ortaya çıkarmak için bir araya geldiği toplantılardır. Tyler, bu grubun gurusu, ruhani rehberi, bu adamların içinde barındırdığı tüm öfkeyi ve tüm öfkeyi ortadan kaldırmakla sorumlu olan kişidir.

Kavgalar, sosyal baskılardan kurtulmanın parçasıdır

Bu kavgalar, erkeklerin kendilerini sosyal baskılardan kurtarmalarına, içinde yaşadıkları köleliğin yükünü omuzlarından atmalarına, düşünmemelerine ve hayatın en şiddetli taraflarına kendilerini kaptırmaya izin vermeye yaramaktadır.

Tıpkı Tyler’ın açıkladığı gibi, sinema bizi rock yıldızları, ünlü aktörler olabileceğimize inandırdı… Medya bizim için çok yüksek hedefler koydu ve bu arada kendimizi bir ofise kilitlemekten ve herhangi biri olmak için yeteri kadar şeyi satın almaktan mutluluk duyduk.

Ana kahramanın çağımızın hastalığı olan uykusuzluk sorunu, Tyler karakterinin gözleri önüne serdiği ve icat ettiği yeni bir “ben” yaratmıştır. Bize bir tür güncellenmiş, daha yakışıklı, daha güçlü ve karakterin tüm o gizli arzularını topluma ve etrafındaki dünyaya karşı yıllarca biriken öfkeyi temsil eden Bay Hyde’ın dissosiyatif bir bozukluktan mustarip olduğunu düşündürmektedir.

Dövüşlerin ötesinde bir komplo ortaya çıkar, “derin bir özgürlük, anarşi duygusuyla bir dizi saldırı planlanır”; insanlara karşı olmayan, daha çok büyük şirketleri, binaları ve çağdaş köleliğin sembollerini yok etmeyi amaçlayan saldırılardır.

Dövüş kulübü bir sancıdır, nihilist bir söylemdir, yüzyılın sonuna ve bir sonrakinin başında bir saldırıdır; Hollywood’a, kapitalizme ve kendimize vurulan ağır bir darbedir. Hepimiz bir noktada Tyler olmak istemişizdir.

“Sadece her şeyimizi kaybettiğimizde, harekete geçmekte özgür oluruz.”

– Dövüş Kulübü