Budizm’e Göre Bilincin Kapanması

Ağustos 11, 2019
Doğu yaklaşımına göre bilinçli olmak, yaşanan anı görebilmek, onu hissedebilmek ve anlayabilmektir. Sadece duygularımızı bir dengeye oturtabildiğimizde ve arzularımızı zekice kontrol edebildiğimizde erişebileceğimiz bir zihin açıklığıdır.

Bilincin kapanması ve buna yol açan hatalar, hayatın doğal bir biçimde devam eden sürecini sekteye uğratan Batılı yaklaşımların bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşım bize, yaşantımızdaki her şeyi kontrol altına alabileceğimiz fikrini aşılamaktadır. Ancak aslında etrafımızdaki her detayın kontrolümüz altında bulunması elbette mümkün değildir. Yaşadığımız her süreç yaşanması gerektiği için hayatımızın bir parçasıdır. Ne kadar zaman alması gerekiyorsa o kadar yaşanacaktır. Başlaması gereken zamanda başlar ve bitmesi gereken zamanda da biter.

Budistlere göre gerçeklik içerisinde devam eden bu süreçleri yeniden şekillendirmek amacıyla müdahale etme isteği bilincin kapanmasına sebep olan çeşitli hataları da beraberinde getirmektedir. Genellikle başımıza gelen şeyleri kabul etmediğimizde ya da bizde yıkıcı etkiler bırakan olayları yanlış bir biçimde çözmeye çalıştığımızda bu tür bir hataya düşmüş oluruz. Böyle bir durum da, bir çıkış yolu açmaktan çok konunun çözümünün önünde duran bir engel olarak karşımıza çıkacaktır.

Doğu yaklaşımına göre bilinçli olmak, yaşanan anı görebilmek, onu hissedebilmek ve anlayabilmektir. Sadece duygularımızı bir dengeye oturtabildiğimizde ve arzularımızı zekice kontrol edebildiğimizde erişebileceğimiz bir zihin açıklığıdır. Hayat bizim için yaratılmamıştır; aslında hayatın akışı ile yaşamayı öğrenmesi gereken bizleriz. Bunu başarabilmek için bilincimizi kapatan ve önümüzü kesen bu hataları doğru tanımlamamız büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, bilincin kapanması ile sonuçlanan hataları tanımlamak için 3 temel konuyu bilmek gerekir.

“Kendimi ne zorlarım ne de savunurum, hiçbir şey söylemeden anlamak istediğim şeye kendimi adarım. Beni anlayabilen anlar, ben kendimi anlarım.”

– Félix Lope de Vega y Carpio

1. Takıntılı Bir Biçimde Araştırmak

Araştırma yapmanın temel mantığı bir şeyin kendi içinde tamamlanmış ve tümüyle biliniyor olduğu düşüncesini bir kenara bırakmak demektir. Araştırma, yeni bir şeyi keşfetmek ile bu yeni şeyin nerede olduğunu bilememek arasında yaşanan gerilimli bir süreci içermektedir. Her araştırmada belirli oranda bir acı çekilir. Ancak araştırma yapmak artık bir takıntı halini alınca, bilinci kapatan hatalardan biri haline gelmeye başlamış demektir.

Bu noktada, bir gerçekten, cevaptan ya da tecrübeden bahsediyoruz. Bu durum genellikle aradığımız şeyi bulduğumuzda, bu yeni şeyin hayatımızı temelden değiştireceğine olan düşüncemizden kaynaklanmaktadır. Gerçekte ise durum hiç de öyle değildir. Buna rağmen, bazı insanlar yine de tüm umutlarını ve beklentilerini o “şeyi” bulmaya bağlarlar.

İçinde yaşadığımız an, aslında ihtiyacımız olan her şeyi barındırmaktadır. Budizm öğretisi işte bu temel prensibe dayanır. Hak ettiğimiz her şey, anlayabileceğimiz ve özümseyebileceğimiz her şey aslında bu anın içinde bulunmaktadır. Şu an burada sahip olmadığımız, bilmediğimiz ya da tecrübe etmediğimiz her şey ise, aslında olmaması gerektiği için yoktur. Yani takıntılı biçimde gerçekleştirilen arayış ve araştırmalar kafamızı karıştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Anahtarlar arasındaki çocuk

2. Değişim İçin Zorlamak: Bilincin Kapanması İle Sonuçlanan Hatalardan Bir Diğeri

Bazı değişimler, gerekli şartlar oluştuğunda kendiliğinden yaşanır. Ve bu durum doğal bir biçimde gerçekleşir. Yani ortam ve şartlar hazır olduğunda değişimler kendi dinamikleri içerisinde zaten yaşanmaktadır. Bu nedenle, bazı değişimlerin ortaya çıkması için şartları zorlamak gereksiz bir tutumdur.

Budizm felsefesi, kendimizi yargılama yoluna girmeden düşüncelerimiz, hislerimiz ve davranışlarımız konusunda daha farkında olmak için çalışmamız gerektiğini öğütlemektedir. Kendimizle bir savaşım içerisine girmek, bilincimizi yitirmemize sebep olacak başlıca hatalar arasında bulunmaktadır. Ne olduğumuz, ne düşündüğümüz ve ne hissettiğimiz ile ilgili olarak daha derinlere indiğimizde, sahip olduğumuz olumsuz yönlerin de güç kaybetmeye başladığını hissederiz.

Değişmek için kendimizi aşırı biçimde zorlamamızın ya da kendimize karşı gelmemizin bir anlamı yoktur. Eğer yaşantımızda uygunsuz olarak gördüğümüz yönleri düzeltme konusunda başarılı olamıyorsak, bunun temel sebebi kendimizi anlamıyor olmamızdır. Kendimizi anlamaya başladığımızda bu sorunların da çözülmeye başladığını görürüz.

3. Görevlerin Tutsağı Olmak

Görev adı verilen kavram, kişinin kendisine uygulayabileceği bir özelliğe sahip değildir. Yaşantımızda dışarıdan bize dayatılan çok sayıda “yapılması gereken görevler” bulunmaktadır. Çoğu kez bu görevleri hayatımıza otomatik olarak adapte ederiz. Bu durum, insanın verilen emirlere uyma konusunda başarısız olduğu, ancak aynı zamanda bunlardan vazgeçmediği bir döngüye girmesine neden olmaktadır. Bu döngünün sonucunda da, bitmek bilmeyen bir suçluluk duygusu yaşantımızın bir parçası haline gelir. Yani sürekli olarak bir “hatalı olma” durumu ile yaşamak zorunda kalırız.

Budist rahip ve kuşlar

Yapmaktan heyecan duyulmayan ve ikna olmadan yapılan bir görev, aslında kendimize saygısızlık etmekten öteye gitmeyen bir şeydir. Böyle bir durum özümüzden uzaklaşmamıza ve yalnızca diğer insanları tatmin etme rolünü oynamamıza yol açar. Böylelikle, bu insanların isteklerine karşı çıkmaktan korkmuş oluruz. Aslında bu, insanın kendisi ile yabancılaşmasına neden olan çok yıkıcı bir durumdur. Bir yandan gerçekte kim olduğumuzu keşfetmemize engel olurken, diğer yandan ise kendimizle hiç bitmeyen bir iç savaşın ortaya çıkmasına neden olur.

Görev, aynı zamanda doğal bir biçimde gelişen bir kavramdır. Kendimize bazı sınırlar ve kısıtlamalar koyarız. Çünkü hemen ulaşabileceğimiz bazı faydalardan vazgeçerek daha iyileri elde etme şansını yakalarız. Bu nedenle, bu tür görevleri baskı ya da üzüntü duyarak değil, tam tersine yüksek bir motivasyon ve neşe ile yerine getiririz.

Bilinci kapatan tüm hatalar, gerçekle yüzleşme konusunda direnç gösterme eğilimi ve birtakım değişim ve ilerlemeleri zoraki olarak yapma çabasından kaynaklanmaktadır. Tüm bunların ana kaynağı egodur. Ego, kendimizi gerçeğin üzerine çıkarmaya çalışmamıza neden olan içsel bir dürtüdür. Gerçekleri görmemizi ve anlamamızı engeller. Aynı zamanda acı çekmemize de neden olur.