Gel Bakalım Anksiyete, Seni Bekliyorum

· Ekim 27, 2017

Çoğu zaman anksiyeteyi asla içinde bulunmamamız gereken bir durum şeklinde algılıyoruz. “Anksiyete yaşamak, zayıf kişilere özgüdür”, “endişe yüzünden delirebilirsin”, “endişeli olursam, başkaları bunu fark edip hakkımda kötü düşünecektir.” vs. Bu nedenle anksiyete hissetmekten kaçınmak için elimizden geleni yapıyor ve her kaçış stratejisinde olduğu gibi sonunda “geri sıçrama etkisi” ile karşılaşıyoruz.

Genelde her şey, hayatımızda bir tehdit niteliğindeki sorunlu bir durumla başlar. Bunu bu şekilde yorumlayarak tehdide karşı mücadele etmek ya da ondan kaçmak için bir dizi fizyolojik mekanizm harekete geçer. Meşhur mücadele ya da kaçış tepkisi budur.

Sorun şu ki bu birincil problemin yanında ikincil bir problem ortaya çıkmaktadır: endişeleniyoruz çünkü endişeliyiz. Sanki kendi korkumuzdan korkuyoruz ve sonra kaçması güç bir kısır döngüye kapılıyoruz.

Anksiyeteden niçin korkuyoruz?

Bütün temelsiz korkular, bilinen akıl dışı inançlardan kaynaklanmaktadır. O kesin ve abartılı gerçekler, hayatımız boyunca bize aktarılmıştır ve bizler de bunları içselleştirmişizdir.

akılda şimşekli bulutlar

Dolayısıyla, anksiyete korkusu azalmayacaktır. “Güçlü olmalıyız”, “anksiyete seni öldürebilir ya da delirtebilir”, “zeki ve güçlü insanlar endişelenmez”, “endişelenmek, seni başkalarından uzaklaştırır”, gibi şeyler söylenmiştir bize.

Anksiyete, “tehlikeli” bir şey olarak kavramlaştırılmıştır ve bu nedenle endişelenmekten korkarız. Delirebilir ya da ölebiliriz, arkadaşlarımızı kaybedebiliriz, mükemmel olamayabiliriz … ne kadar korkunç!

Neyse ki bu inançlar gerçek değildir. Anksiyete temel ve birincil bir duygudur. Hayatımızın belli bir noktasında hepimiz bunu hissederiz ve anksiyete sayesinde tür ve bireyler olarak hayatta kalabilmişizdir. Anksiyete, hayatımıza zarar verebilecek gerçek tehlikelere karşı kendimizi korumamıza yardımcı olur.

Dolayısıyla anksiyete kötü bir şey değildir. Ama çoğu zaman kontrol edilmesi imkansız bir canavara dönüşür. Bizi öldürmez hayatımızı kurtarır ve bizi daha güçlü ya da zayıf falan kılmaz. Tam tersine: bizi insan yapar.

Anksiyeteyi kucaklamak

Daha az endişelenmek istiyorsak bunun için atmamız gereken ilk adım, daha az endişelenmeyi istememektir. Çelişkili geliyor kulağa ama psikolojide bu paradoks pek çok durumda karşımıza çıkıyor.

Ne olursa olsun istediğini elde etmeye odaklı talepkar bir zihinle yola çıktığımızda tam da bizi uzağa iten şeyi yapmış oluruz. Yani kendimizden endişeli olmamayı talep edersek -talep etmenin, anksiyetenin zerresine dahi tahammül etmemek olduğunu anladığımızda- sonunda daha endişeli hale geliriz. Beklentilerimizi karşılamadığımız fikrine kapılırız ki bu beklentiler genelde gerçekçi değildir.

Talepkâr tavrımızı, hoşgörülü bir tavırla değiştirmeliyiz. Yani insan olduğumuzu ve hayatımızın belli zamanlarında anksiyete yaşayacağımızı bunun ne iyi ne de kötü olduğunu kabul etmeliyiz.

karalanmış vücut

Anksiyeteyi korkunç ve katlanılmaz bir duygu olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Anksiyetenin fizyolojik belirtilerinin son derece can sıkıcı ve nahoş olduğu gerçek ama sıcak bir günde ateşinizin çıkması ya da başınızın ağrıması da can sıkıcıdır. Hiç kimse midesinin bozulmasını istemez, çok terlemeyi ya da kalplerinin hızlı atmasını istemez ama bütün bunlar katlanılabilir şeylerdir ve ciddi değildir. Başka türlü düşünürsek, bu belirtiler çok daha artacaktır.

Son husus da kişinin kusurlu bir varlık olduğunu koşulsuz olarak kabul etmesidir. Endişelenmek, endişeli olmaktan başka bir şey değildir. Bizim zayıf, hasta veya başkalarından aşağı olduğumuz anlamına gelmez. Duygusal bakımdan çok güçlü gözüken o insanlar da yaşamları boyun anksiyete hissetmiştir.

Öyleyse, anksiyetenin gözlerinin içine bakın. Bırakın size gelsin, onu hissedin kavrayın ve ağırlığını duyun ama çok d kötü olmadığını görün. Sadece bunu yaptığınızda ve samimi olduğunuzda ondan kurtulabilirsiniz.