Aile Bağları ile Yayılan Duygusal Yaralar

· Ekim 8, 2017

Duygusal yaralar, aile bağları ile beraber meydana geldiği zaman acımasız bir biçimde hayatımıza giriş yapar. Çocuk yetiştirme, sessizlik içerisinde, bir bakışta ya da boşlukta kendisini saklayan bir gölge gibidir. Olgun ve neyin ne olduğunun farkında olan biri “yeter” deyip, bu sarmaldan kurtulana kadar bu durum böyle devam eder.

Hepimiz, hayatımızın bir noktasında, bir gölde veya nehirde taş sektirme oyunu oynamışızdır. Taş en sonunda hızını kaybedip, dibe çökerken, su durağan halinden çıkıp, etrafında halkalar oluşan bir şekle bürünür.

Herkesin bir hikayesi vardır, herkes yaralarının, boşluklarının, yarım kalan taraflarının ne kadar ağır olduğunu bilir…

Eğer taşın ağırlığı ve etkisi büyükse, daha büyük halkalar meydana gelecektir. Duygusal bir yaranın metaforu olarak, bu durum sessiz bir çığlığın yansıması gibidir. Önceleri sadece ailenin bir üyesini etkilerken, zaman içerisinde az ya da çok gelecek nesillere de bu etki geçecektir.

Oscar Wilde bir zamanlar, bir aile kadar gizem ve sır dolu başka bir yapının çok nadir bulunabileceğini söylemiştir. Evlerinin kapalı kapıları ardında, kendi dünyalarında, o dört duvar bir çatı altında, aynı ya da farklı nesillere ait bireylerin ortak bir alanda ne yaptıklarını kimse bilmez.

Bir insanın zaman içerisinde almış olduğu yaralar, tıpkı su halkaları, bir kuklanın ipleri ve kayaları hınçla döverek yontan dalgalar gibi diğer bireyleri de etkileyebilir. Bu nedenle, sizinle çok karmaşık, acı veren ve itilaflı bir konu üzerinde konuşmak istiyoruz.

yağlı boya ile yapılmış küçük kız çocuğu portresi

Duygusal Yaraların Sıcak Mimarisi

Aile bağları yoluyla yayılmış olan bu duygusal yaraların kökeni hakkında uzun vadede konuştuğumuzda, cinsel taciz, fiziksel şiddet veya sevilen bir kişinin kaybı akla gelen ilk seçeneklerdir. Dahası, silahlı çatışmaları veya sınırlarımızın birçoğunda mülteci olarak yaşayan, terk edilmiş çocuklar üzerindeki etkisini de göz ardı edemeyiz.

Bununla birlikte herkes tarafından yaygın olarak bilinen bu yönlerin çok ötesinde, diğer dinamiklerden kaynaklanan, daha önce bahsedilenlerden çok daha geniş çapta meydana gelen duygusal incinme durumları da vardır.

Güvensiz bir ortamda, duygusal çıkmazların olduğu bir ailesel geçmiş ile bağlılık sorunlarının olduğu bir öz geçmişe sahip olmak, şüphesiz birçok yaraya, hatta duygusal çöküşe gebe olacaktır.

Öfkenin sürekli koz gezdiği bir ailenin parçası olmak da başka bir etkendir. Bunlar, sıklıkla bağırıp çağırmaların yaşandığı, aile bireylerinin birbirini kırdığı, duygusal açıdan zararlı, nankörlüğün kol gezdiği ve sürekli olarak aşağı görülmenin bol miktarda bulunduğu ortamlardır.

Aile içinde büyük yararlara sebebiyet verebilecek bir diğer husus ise, annenin ya da babanın tedavi edilmeyen veya edilemeyen kronik depresyondan muzdarip olmasıdır. Ebeveynler ve çocuklar arasındaki iletişim bozukluğu ve kopan dinamikler kalıcı iz bırakır.

“Duygusal yaralar, özgür olmak adına hepimizin ödediği bir bedeldir.”
-Haruki Murakami

yatakta uyuyan kadın

Travma ve Epigenetik

Bir biyolog, genetik bilimci ve embriyolog olan Conrad Hal Waddington, aynı zamanda hem ilginç hem de şok edici bir terimi ilk defa dile getirmiştir. Yapısal sıralamasını bozmadan ve travmanın ^üzerinde çok büyük bir etkiye sahip olan DNA’yı değiştiren tüm kimyasal süreçleri araştırmak ile yola çıkmış olan bir bilim dalından bahsediyoruz: epigenetik.

Örneğin:

  • Bir çocuğun yaşadığı çevrede karışıklık, duygusal kaos ve savunmasızlık durumu varsa, aşırı yüksek seviyede strese maruz kaldıkları kaldıkları bilinmektedir.
  • Bu duruma anında bir cevap olarak, serebral, endokrin ve bağışıklık mekanizmaları gerekli dengeyi bulmak için tepki verir; kandaki artan kortizol seviyesi, taşikardi, dermatit ve hatta astım gibi ciddi yan etkiler ortaya çıkıncaya kadar da bu tepki verme eylemi sonuçsuz bir şekilde devam eder.
  • Ayrıca, genom durumunun, yani fenotipin, çevredeki mevcut tecrübelere (beslenme, alışkanlıklar, stres, depresyon, korkular…) bağlı olarak değişeceğini de biliyoruz

Böylece, tüm bu epigenetik değişiklikler, yeni nesillere de yansıtılır; bu da, bir kişinin yaşadığı çok şiddetli bir travmanın dört kuşağı etkileyebileceği durumlara sebebiyet verebilir.

Duygusal Yaralara Saldırmak

Hepimizin, acının da hayatın bir parçası olduğunu, acıdan çıkarılabilecek dersler olduğunu ve hayatımıza devam etmek için bazı şeyleri unutmamız gerektiğini duymuşuzdur. Dolayısıyla, gerçekte bu fikirlerin hepsinde dikkat edilmesi ve yeniden yorumlanması gerekli ve önemli nüanslar vardır.

Şimdi de bu nüanslara biraz daha yakından bakalım.

Öğrenmek için illa acı çekilecek diye bir kural yoktur. Aslında, gerçek öğrenme gerçek mutluluk ile birlikte paket olarak sunulmaktadır. Doğru duygusal bir dengenin temelini de atan şey budur ve ayrıca bizim için gerçekten anlamlı olanla, yüreğimize dokunan arasındaki köprüyü kuran şey de budur. İşte bu, uğruna gerçekten savaşılması gereken bir fikirdir.

Yaralarınızın sizi tanımadığınız birine dönüştürmesine izin VERMEYİN.

Diğer taraftan ise, affetmek bir seçenek olarak dururken asla ve asla bir zorunluluk değildir. Hayata geçirmemiz gereken en önemli uzlaşma şekli kendimiz ile anlaşabileceğimiz bir yaşam tarzı tutturmaktır. Duygusal bir yaralanma, bizi hiç de istemediğimiz bir karaktere dönüştürür: acı çeken, kendisini kırılgan, yeteneksiz ve kızgın olarak algılayan ve başkalarına da zarar vermekten geri kalmayan bir kişi. Hadi artık kendimizi iyileştirmeye, güçsüz kalmış benliğimiz ile barış yapalım, bu duyguyu büyütüp yeşertelim.

mutlu bir yuva hayali kuran kız çocuğu

En önemlisi de, çocuklar meydana gelen duygusal yaraların erken tespiti için belirli stratejilere ve kurallara sahip olunması gerektiğidir. Okullar mümkün olan en kısa sürede, gölgede kalmış, gizemli ve sırlar ile dolu problemli ailevi sorunları ortaya çıkartabilecek metotları hayata geçirmelidir.

Şunu unutmayalım ki, her ne kadar hiçbirimiz ne annemizi ne babamızı neden doğup büyüdüğümüz aileyi seçme şansı ile bu dünyaya gelmesek de, mutlu, onurlu, duygusal ve psikolojik açıdan dengeli bir yaşam sürmeyi başarabiliriz. Daha da önemlisi, bu bizim zaten doğuştan gelen bir hakkımızdır. Bu yüzden bunun için savaşın.

Görseller: Balbusso Anna ve Elena