Varlığın En Güçlü Maddesi Direnen Ruhtur

· Ekim 4, 2017

Var olan en güçlü madde çelik ya da elmas değil, kötülüğün açtığı yaraları kapamak için altından bir ip kullanan dirençli bir ruh ve kalptir. Bu kavram hiçbir şekilde mutluluk için mükemmel bir tarif sunmamak ile beraber, hayatımıza devam etmek için gerekli olan umudu bizlere sağlar.

Açıkça görülüyor ki, sürekli bir direnç gösterilmesi gereken bir çağda yaşıyoruz , şartlar bizi bunu yapmaya zorluyor. Hepimizin fark ettiği durum ise, bu direnç durumuna her zaman için aynı verimlilikle ulaşamadığımızdır. Herkes, stresli durumları veya kişisel güçlükleri aynı şekilde tecrübe etmez. Her birimizin kendine özgü sorunları, yaşadığı adalet dışı durumları ve aşağılanma zamanları olmuş ve bunlar ile nasıl başa çıkacağımızı ve onları nasıl geride bırakacağımızı her zaman için bilemeyebiliriz.

“Geçip gitmiş bir olayın üzerine kafa yormak gereksizdir.”

– Frederich Chopin

Etrafındaki hemen hemen her şeye ve herkese bir etiket yapıştırma merakı olan bir toplumda yaşıyoruz: sen akıllısın, sen beceriksiz, sen manyak, sen başarılı, sen zayıf, sen güçlü ve diğerleri.

Her bir niteliği aşırı bir şekilde içselleştirip, kalıcı olarak bir etiket ile süsleme saplantısı, bizi birçok kez umutsuzluğa iter, bu gibi bir davranış biçiminde, kendi potansiyelimize inanmayı bırakıp, acılarımızda, gözyaşlarımızda ve umutsuzluğumuzda kendi köşemize çekilip, dünyaya kapanırız. Bazen, yalnız kalmayı tercih ettiğimiz bu gibi durumlarda, sadece direncimizi ile ayağa kalmak çok zor olduğu için, sadece dirençli olduğumuzun söylenmesi yeterli olmaz.

Bu gibi durumlarda normalden farklı olarak, kendimizi daha güçlü, daha özgür, daha güzel ve daha değerli  hissetmek için, birinin güvenine, empatiye dayalı bir çevreye ve bizi tekrar ayağa kaldıracak bir dosta da ihtiyaç duyarız.

Kadının burnuna konmak üzere olan kelebek

Neden bazılarımız diğerlerinden daha dirençli?

Bazılarımızın, başkalarından daha dirençli olmasının asıl nedeni, beynimizin stresli durumlar ile nasıl başa çıktığı ile ilgilidir. Bu nedenle, sinir bilimin incelemeye başladığı bu gibi durumlar ile ilgili biyolojik faktörler mevcuttur. Nitekim, “Nature” gibi dergilerde yer alan makaleler yoluyla, dirençli bir beyni oluşturan büyüleyici ve karmaşık süreç hakkında biraz daha bilgi sahibi olabiliyoruz.

Aşağıdaki açıklamalar, ne kadar az ya da çok dirençli bir karaktere sahip olduğumuzu belirleyen kıstaslardır:

  • Yetiştirilme tarzı. Bir çocuğun, merkezi sinir sisteminin olgun bir seviyeye ulaşması için, ilgi, alaka ve rehberliğe dayalı bir yetiştirilme tarzının ve sevgi ve şefkatin rolü büyüktür. Bununla birlikte, travmatik bir çevrede ya da kendisine hiç sevgi ve ilgi gösterilmeyen bir yerde büyüyen çocuklar, stresli durumlar ile karşı karşıya kaldığında, daha az direnç göstermesine sebebiyet veren fizyolojik ve biyokimyasal tepkiler geliştirir.
  • Genetik faktör de birçok durumda önemli bir rol oynar. Korkunun ya da olumsuzlukların üstesinden gelememe, gelişim sırasında duygusal izleri bırakabilir ve bu izlerde hem bize hem de gelecek nesillere geçebilir.
  • Sinir ileticilerimiz. Gözlemlenen diğer bir özellik ise, stres yönetimi veya travma ile yüz yüze gelme konusunda zorluk çeken kişilerin, endorfin veya oksitosin gibi nörotransmitterlerinde çok düşük aktiviteye sahip olduklarıdır. Limbik sistem veya prefrontal korteks ile olan sınırlı etkileşimleri sebebi ile, bu bireyler, sürekli olarak bir savunmasızlık durumuna, duygusal kaosa sürüklenip, kaygı veya depresyon riski taşır.

Gördüğümüz kadarıyla, bu üç faktör bizi daha savunmasız biri yapabilir. Kendimizi zayıf, dünyayı ise tehlikeli bir yer olarak algılarız. Bununla birlikte, bu inancın herkes için genel geçer bir durum olması fikrinden kaçınmalıyız. Potansiyelimiz ortaya çıkarılmayı bekleyen bir güçtür, tıpkı bir geminin en derin sulardan çıkıp gelmesi ya da bir kuşun kanatlarını nasıl kullanacağını unuttuğu için iki ayağı üzerinde yürümesi gibi.

Kanatları eller tarafından çekiştirilen melek

Dirençli Bir Ruh Dünyaya Karşı Mücadeleye Değmeyeceğini Bilir

Çoğumuz hayatımızı dünyaya karşı savaşmak ile geçiriyoruz. Çocukluğumuzdaki yalnızlığımızdan ve eksik kalan yanlarımızdan ötürü, ailemize dargın bir yaşam sürüyoruz. Bize zarar verenlerden, bizi terk edenlerden, “Artık seni sevmiyorum” ve hatta “Seni seviyorum” diyenlerden nefret etsek de bunun bir yalan olduğunu biliyoruz.  Bu karmaşık gerçeği, rekabetçiliği ve bazen aşırı durumlarda hayatın kendisini hiç ama hiç sevmiyoruz.

“Bir durumu değiştiremezsek, kendimizi değiştirme zorunluluğunu yaşarız.”

– Viktor Frankl

Varımızı yoğumuzu, tıpkı tükenmiş, yıpranmış ve hiçbir güç kalmayana kadar yumruk torbasını döven bir boksör gibi dışarıda olan şeylere harcıyoruz. İster inanın ister inanmayın, dirençli olmak, daha cesur olmak ve tüm bu şeytanlarımızı yok etmek adına kullanabileceğimiz altın bir zırh değil. Çünkü, önce onu giyen insanı iyileştirmeden, üzerindeki zırha güvenmenin bir yararı olmaz.

Savaş makyajı yapmış büyük küpeli kadın

Giyebileceğimiz en güçlü zırh, tüm direncimiz, kendimizi kabul edişimiz, öz güvenimiz ve umutlarımız ile sarıp sarmalayabileceğimiz kendi kalbimiz ve kendi düşüncelerimizdir. Aslında itiraf etmek istemesek bile, eski takvimleri tuttuğumuz o çekmeceye bir de geçmişimizi bırakabilmek, bizi şu ana döndürebilecek ve yaralarımızı iyileştirecek hayal gücünü bize vereceği için, bazen en iyisi, bazı savaşları kaybetmek olacaktır.

Her geçen gün, bu hayal gücü ile beraber, yeni fikirler, yeni insanlar ve değişim rüzgarları hayatımıza girecek bu sayede yeni umutlar yetişip, geçmişin kötülükleri ortadan kalkacaktır. Son olarak, bunu yapabileceğimiz bir zaman elbet gelecektir ve geçmişi tüm kalbimiz ile korkusuz ve herhangi bir öfke kalıntısı olmadan kucaklayabileceğiz. Uzun zamandır hakkettiğimiz o mutluluğu tadacağımız için, o gün huzuru bulacağız.