Çocuklarımıza Anlatacağımız İki Budist Hikayesi

29 Eylül, 2017

Çocuklar, biz yetişkinlerin her zaman ulaşmak istedikleri o içsel maneviyat ve mutluluk duygusuna her zaman sahip olmuştur. Yıllar geçtikçe, birer yetişkin olarak, hem kendimiz ve hem de çevremiz ile daha uyumlu bir şekilde yaşamak için gerekli olan o içsel huzuru maalesef bir şekilde kaybediyoruz.

Ayrıca, bir toplum olarak, ne yazık ki çocuklarımızı kendilerinden koparıyoruz. Çocuklarımızın canı yandığı zaman, ağlamamaları gerektiğini söylüyoruz. Onlara, oyun oynamamalarını, bağırıp çağırmamalarını söylüyoruz. Böyle yaparak, maalesef, çocuklarımıza, kendi iç seslerinin söyledikleri şeyleri dinlememeyi ve toplumsal açından uygun olan bir davranış biçimi ile hareket etmelerini öğütlemiş oluyoruz.

Yıllardır yapmakta olduğumuz bu hatanın ne kadar yanlış olduğuna dair bir bilinç kazanımından bahsetmek mümkün. Bu sayede, çocuklarımıza kendilerine saygı duyacakları ve kendilerinin farkında olacakları bir eğitim sistemi ile büyütmek mümkün olacak. Bu eğitim sistemine yardımcı olabilecek güçlü bir aracımız da var hem: hikayeler.

Ellerinde mum ile dua eden Budist çocuklar

Ayrıca, Budizm’e ve Mistik Doğu öğretilerine artmakta olan ilgi, ortaya koymuş olduğumuz bu eğitim amacı çerçevesinde daha tutarlı bir düşünce tarzı geliştirilmesine yardımcı olabilir. İşte bu sebeple, bu yazı içerisinde çocuklarınız ile eğlenceli dakikalar geçirebileceğiniz iki Budist temalı hikayeyi sizler ile paylaşmak istedik.

Siddharta ve kuğu

Uzun uzun zaman önce, Hindistan’da bir kral ve bir kraliçe yaşarmış. Bir gün, bu kral ve kraliçenin Siddharta adını verdikleri bir oğulları olmuş. Bebeklerinin doğumu ile kral ve kraliçe çok mutlu olmuşlar. Kraliyet makamının bilge yaşlı adamını çağırtıp, kendisinden çocuklarının geleceği ile ilgili kehanette bulunmasını istemişler.

Söyle bize ey bilge adam, bizim çocuğumuzun geleceğinde ne var?” demiş kraliçe, bilge adama.

Oğlunuz çok özel bir çocuk kraliçem demiş bilge adam. “Bir gün çok büyük ve güçlü bir kral olacak.

Aslan oğlum benim” diye kükremiş kral. “Babasının oğlu işte!

Ama” demiş bilge adam, “çocuğunuz büyüdüğü zaman, insanlara yardım etmek için sarayı terk edecek.”

Hiç olur mu öyle şey” diye bağırmış kral, bilge adamı makamından kovmuş. “Benim oğlum tıpkı babası gibi büyük bir kral olacak!

O günden sonra, kral oğlunu sürekli gözetim altında tutmuş. Tüm gücünü seferber edip, oğluna her şeyin daima en iyisini vermiş. Siddhartha’nın hayatını bir prens olarak yaşamasını istemiş, aynı kendisi gibi bir kral olmasını da canı gönülden dilemiş. Prens yedi yaşına bastığında, babası onu yanına çağırmış ve şunları söylemiş:

Siddhartha, oğlum, bir gün büyük bir kral olacaksın, o yüzden, bu görev için ne kadar erkenden hazırlanmaya başlarsan, o kadar iyi olur. Öğrenmen gereken birçok şey var. İşte karşında dünyanın en iyi hocaları. Sana bilmen gereken her şeyi öğretecekler.

Prens cevap vermiş: “Elimden gelenin en iyisini yaparım, baba.”

Babası Siddharta'ya öğüt veriyor.

Siddhartha, derslerine hızla çalışmaya başlamış. Dersleri okumak ya da yazmak gibi konular değilmiş. Siddhartha, daha çok bir ata binmeyi, yay, ok ve kılıç kullanmayı öğrenmiş. Çünkü bu dersler, cesur bir kralın ihtiyaç duyacağı becerilermiş. Siddhartha, aynı yaşta olduğu kuzeni Devadatta gibi, bu derslerde son derece başarılı olmuş. Bu zaman diliminde kral gözünü bir an olsun oğlundan almamış.

Prensimiz ne kadar güçlü! Ne kadar da zeki! Çok çabuk öğreniyor her şeyi. Bir gün çok güçlü ve büyük bir kral olacak” dermiş onu gören herkes.

Prens Siddhartha derslerini bitirince, sarayın bahçesinde oynamaya gidermiş. Sincap, tavşan, kuş, geyik ve akla hayale gelmeyecek binlerce hayvanın bulunduğu bu bahçede oynamak Siddhartha’yı çok mutlu edermiş. Siddhartha saatlerce kıpırdamadan durup, o canlıları izlediği için, hiç bir canlı Prens’e yaklaşmaktan korkmazmış. Siddhartha gölün kenarında oynamaktan da zevk alırmış. Her yıl, bir çift güzel beyaz kuğu, göle yumurtlamaya gelirmiş. Siddhartha, o güzel canlıları kamışların arkasından sessizce izlermiş. Kuğu yavrularının kabuklarından çıkıp yüzmeyi nasıl öğrendiklerini izlemek için yumurtlamaya gelen kuğuları hiç kaçırmazmış.

Günlerden bir gün, Siddhartha yine göl kenarından oynarken, birdenbire bir ses duymuş. Başını kaldırıp yukarı bakınca, üç güzel kuğunun uçtuğunu görmüş. “Ne güzel kuğular” diye düşünmüş Siddhartha, “İnşallah bizim gölümüze yavrularını bırakırlar.Fakat tam o an da, kuğulardan biri yere doğru düşmeye başlamış. “Aman Allah’ım ne oldu” diye bağıran Siddhartha, kuğunun düştüğü yere doğru koşmaya başlamış.

Ne olmuş bu kuğuya? Kanadında ok var, biri onu vurmuş!” diye haykırmış küçük prens. “Birisi seni avlamak istemiş” diye yumuşak bir ses tonu ile, kuğuyu korkutmadan onunla konuşmaya başlamış Siddhartha. Tatlı tatlı kuğuyu okşamaya başlamış ve çok narin bir şekilde oku bedeninden çıkarmış. Üzerindeki gömleğini çıkarıp, kuğunun yaralandığı yeri dikkatle sarmış ve “Çok yakında yine eskisi gibi uçacaksın, ben şimdi sana yardım getirmeye gidiyorum” diye ayaklanmaya başlamış.

Ok ile vurulmuş kuğuyu iyileştiren çocuk

Tam o sırada kuzeni Devadatta çıkagelmiş sazlıkların arasından. “O kuğu benim, ben vurdum, benim avım” diye bağırmış. “Onu ben vurdum, ver onu bana” demiş. “Sana ait falan değil” diye çıkışmış Siddhartha, “Bu bir yaban kuğusu” demiş. “Onu ben okumla vurdum, o yüzden benim, hadi ver şimdi o kuğuyu bana” diye ısrar etmiş kuzeni. “Hayır” diye direnmiş Siddhartha. “Bu yaralı bir kuğu ve biz ona yardım etmeliyiz“.

Bu sebeple iki oğlan tartışmaya başlamış. “Dur,” demiş Siddhartha. “Krallığımızda, eğer insanlar bir konuda anlaşamazlarsa, kraldan yardım isterler. Şimdi o yüzden gidip babamı bulalım demiş“. İki oğlan kralın huzura çıktıklarında, kral onlara “Ne kadar meşgul olduğumuzu görmüyor musunuz çocuklar? Gidin başka yerde oynayın” demiş. “Ama biz oynamak için gelmedik, yardımınızı almaya geldik” demiş Siddhartha.

Oğlunun dediğini duyan kral “Herkes yaptığı işi bıraksın!” diye bağırmış. “Tabi haklısınız, gelip bizden yardım istemek herkes gibi sizin de hakkınız” demiş. Siddhartha’nın böyle bir durumda nasıl davranacağını bildiğinden oldukça memnun olmuş kral. “Anlatın bakalım çocuklar, nedir derdiniz. Dinleyip bir karar verelim.

İlk önce Devadatta olayı kendi bakış açısına göre anlatmış. “Kuğuyu ben vurdum, o yüzden bana ait“. Kralın danışmanları, Devadatta’nın söylediklerini onaylar şekilde başlarını sallamışlar. Çünkü Devadatta’nın dediklerinde hata yokmuş, krallıktaki kural buymuş: bir canlı, kendisini avlayan kişinin malıdır. Ardından Siddhartha olayı kendi bakış açısına göre anlatmış. “İyi de kuğu ölü değil ki bir av olsun” diye savunmuş fikrini. “Evet yaralı ama hala yaşıyor.”

Prensin bakış açısını duyan danışmanlar da şaşırmış. Sahi, bu durumda kuğu kime ait olacaktı? “Sanırım, sorununuza ben yardımcı olabilirim” demiş kalabalıktan bir ses. Kralın salonundaki herkes, kapıdan girip, yaralı kuğuya yaklaşmakta olan yaşlı bilgeye yol vermiş. “Eğer bu kuğu konuşabilseydi,” demiş bilge, “bize, diğer yaban kuğuları ile beraber uçmak ve yüzmek istediğini söylerdi. Kimse acı çekmek ya da ölmek istemez ki zaten. Aynı şeyi, bu kuğu da hissederdi. Şimdi ben size bir soru sorayım; kuğu, kendisini öldürmeye çalışan bir avcı ile mi birlikte gitmek isterdi, yoksa ona yardım etmeye çalışan kişiyle mi?”

kuguyu seven bilge adam

Bu süre zarfı boyunca Devadatta sessiz kalmış. Çünkü hiç bir zaman bir hayvanın da duyguları olabileceğini düşünmemiş. Bu yüzden kuşu incittiği için üzülmüş. “Devadatta, eğer istersen, kuğuyu iyileştirmem de bana yardımcı olabilirsin” demiş Siddhartha.

Siddhartha, eski sağlığına tekrar kavuşana değin kuğu ile ilgilenmiş. Bir gün, yaralı kanadının tamamen iyileştiğinden emin olunca, onu nehre götürmüş. “Ayrılma vaktimiz geldi” demiş kuğuya. Siddhartha ve Devadatta, kuğunun derin sulara doğru yüzüşünü beraber izlemiş. O anda, gök yüzünde kanat çırpan başka kuğuların seslerini duymuşlar. “Bak” demiş Devadatta, “diğerleri de onun için geri döndü.” Nehirdeki Kuğu da, gökyüzüne uçup, arkadaşlarına katılmış. Daha sonradan, son bir kez son gölün üstünden uçmuşlar. “Bize teşekkür ediyorlar” demiş Siddhartha ve kuğular kuzeydeki dağlara doğru yol almışlar.

Üç karganın bilgelik testi

Her canlının hayatında, olgunlaşacağı ve yetişkinlerin arasında kendine yer edineceği bir gün mutlaka gelir. Kargalar da bu durumun bir istisnası değildir. Bir gün, üç genç karga, kendilerinin yetişkinler ile beraber uçacak kadar olgun olup olmadıklarının kararının verilmesi için, bilge kargalar tarafından yapılan bir teste tabii tutulmuş. Bilge kargaların başı, ilk kargaya sormuş:

Kargaların bu dünyada en çok neyden korkmaları gerekir?

Soruyu duyan genç karga biraz düşündükten sonra şu cevabı vermiş: “Bu dünyada yaşayan bir karga için en çok korkulacak şey, bir oktur, çünkü bir ok, bir kargayı tek bir vuruşta öldürebilir“. Bilge kargalar, bu fikri oldukça mantıklı buldular ve mutlu oldular. Kanatlarını havaya kaldırıp, “Aferin sana genç karga, güzel cevap, aramıza hoş geldin” demişler.

Baş karga, daha sonradan ikinci genç kargaya da aynı soruyu sormuş:

Kargaların bu dünyada en çok neyden korkmaları gerekir?

Yüz yüze bakan bir kadın ile bir karga

Genç karga, “Ben iyi bir okçunun, bir oktan daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum” demiş. “Çünkü sadece bir okçu, hedefini ok ile vurabilir. Böylece, okçusu olmayan bir ok, tıpkı şu an üzerinde durduğum bu dal parçası gibi, bir odundan daha fazlası değildir”. Bilge kargalar, bunun şimdiye kadar duydukları en mantıklı cevap olduğuna karar vermiş. Bu genç karganın annesi ve babası, büyük bir mutluluk ile kanatlarını çırpıp, gurur dolu gözler ile oğullarına bakmış. “Çok kıvrak bir zekan var. Seni aramızda görmekten büyük mutluluk duyacağız” demiş baş karga. Akabinde üçüncü genç kargaya da aynı soruyu sormuş:

Peki ya sence? Kargaların bu dünyada en çok neyden korkmaları gerekir?

“Şimdiye kadar söylenenlerin hiçbirinden” demiş üçüncü karga. “En çok korkmamız gereken şey, acemi bir okçudur”. Tüm kargalar bu cevabı şaşkınlıkla karşılamış. Genç karganın cevabından ötürü biraz da utanmışlar. Çoğu, kuşun soruyu bile anlamaya yetecek kadar akıllı olmadığını bile düşünmüş. Baş karga tekrar sormuş: “Ne demek istiyorsun?”

“İkinci arkadaş doğru söyledi; okçusu olmayan bir oktan korkmak için hiçbir sebep yoktur. Ancak, iyi bir okçunun yayından çıkan ok, gitmesi gereken yere elbet gidecektir. Bu nedenle, yaydan çıkan bir okun sesini duyarsanız, ondan kaçmak için sağa ya da sola kaçmak, yapabileceğiniz tek şeydir. Ancak, acemi bir okçunun elinden çıkan bir oku nereye gittiğini asla bilemezsiniz. Ne kadar uzaklaşırsanız, sizi vurma ihtimali de o kadar yükselir. Bu yüzden acemi bir okçunun elinden çıkan oktan kaçmak için, hareket etmek mi yoksa yerinde kalmak mı daha iyi olur, kimse bilemez. demiş üçüncü genç karga.

Diğer kargalar bunu duyunca, bu genç karganın gerçek bilgeliğinin farkına varmışlar. Bu genç karga, gerçekten olayların arkasındaki gerçek nedenleri rahatlıkla görebiliyormuş. Onu saygı ve hayranlıkla gruplarına dahil etmişler ve kısa bir süre sonra, ondan grubun yeni lideri olmasını istemişler.