Bir Zamanlar Kendi Kendini Kurtaran Bir Prenses Varmış

23 Ocak, 2018

Bir zamanlar kendi kendini kurtaran bir prenses varmış. Adı sanı bilinmeyen, ne güneşten ne de rüzgârdan korkan, bütün gün sokaklarda yürüyen bir prensesmiş bu. Zaman zaman tökezlese de her zaman ayağa kalkan, korkuları biriktirdiği kadar zaferleri ve sırları da toplayan bir prenses. Kimse onun değerinden söz etmese de zaten buna ihtiyacı yok. Çünkü ne kadar değerli olduğu zaten kalbinde yazılı.

Onun cesur bir prense ihtiyacı yok çünkü köşesine çekilip bir kenara kıvrılmak yerine pencereden bakıp kötü ejderhanın zayıf anını kollayacak kadar cesur. Kimya okuduğu için zehir kanına işlemeden etkili ve hızlı bir panzehir yapmayı bilen bu prensesin hikayesinde ne yakışıklı prens ne de öpücük var. Güç kendi içinden geliyor ve dışarıdan gelecek bir ilhama da ihtiyacı yok. Beklemek yerine harekete geçerek cesaretini besliyor.

Gözleri açık, dimdik hayatın içinde yürüyen bir prensesten bahsediyoruz.

Kendi hayatını kurtaran prenses

O, kendi hayatını kurtarabildi çünkü anne babası onun içindeki potansiyeli biliyor ve destekliyordu. Bu yüzden onun belki de hiç pembe ya da mor olmayan hayallerini desteklemekten de çekinmediler. Küçük bir kızken bile plastik Barbie bebeklerle oynamak ilgisini çekmemiş; bebeklerinin saçlarını örmeye ya da boyamaya yanaşmamıştı. Yine de anne babası bunu dert etmemiş, çünkü farklı olması yüzünden hayatta bir şey kaçırdığını düşünmemişlerdi.

O, kendi kendini kurtardı çünkü naif sayılmazdı ve büyükannesi yerine yatağa yatıp kurdun midesine inmeyi göze almıştı. Haliyle kurdun onu yemekten başka seçeneği kalmamıştı. Midesine inip savaşmayı göze almış olan prensesin ta kendisiydi. Onu alt edip elleriyle polislere teslim eden de öyle… Yani karşısına çıkan tüm kötü karakterleri bir bir devirmeyi başarmıştı.

kırmızı ormandaki kadın

Başka kimseye ihtiyaç duymayan bir prenses

Tabii ki başkalarına da ihtiyacı vardı. Etrafında insanlar olmasına ihtiyacı vardı, kusurlarına rağmen ona yardım etmeye hazır insanlara ihtiyacı vardı. Nasıl yapması gerektiğine dair ona seçenekler sunacak, hatta bazen en iyisini ona gösterecek insanlara ihtiyacı elbette vardı; onun yerine işlerini yapacak birilerine değil. Yine de biri çıkıp onun için bir işi halledecek olsa, kibarca teşekkür eder ve bunu geri çevirmekten çekinmezdi.

Çünkü kendi kendini kurtarabilen prenses, karşılıklı alışverişe dayanan bir dünyada yaşadığımızı ve karşımızdakilerin de hep bunu beklediğini anlamıştı. Bu durumda her zaman öpücükler ve sevgi alan taraf olmak zorunda değildi. Bazen de sevgi ve öpücükleri onun vermesi gerekecekti. Kurtarıcı olmak onun en iyi yaptığı şeylerden biriydi.

Hastaneye gittiği her gün böyle yaptı. Beyaz önlüğünü giydi ve başkalarının bedenini ele geçiren hastalıklara karşı savaş açtı. Her zaman kimsenin bir başkasına ve kendisine omzunun üstünden bakmadığı, kadınların kadın oldukları için aşağılanmadığı bir dünya hayali kurdu. Yapıp yapamayacağı pek çok şey elbette olacaktı ama neden asla cinsiyet olmamalıydı.

Kim olduğuyla gurur duyan prenses

Kendini kurtaran prenses hassas biri olmasıyla da gurur duyuyordu. Elbette vücudunda farklı yaratılmış kısımlar olduğunu biliyordu ama yine de kulaklarının ya da burnunun biçiminden memnundu; kendi içinde mükemmeldi. Onlar prensesi eşsiz yapan ve koklayıp duymasını sağlayan; harika işleyen organlardı. Zamanla onları sevmeyi ve kendisine bahşedilen her şeye, tam olarak istediği gibi olmasa da değer vermeyi öğrendi.

Bir zamanlar üzerinde değiştiremeyeceği şeyi sevmesini öğütleyen bir mesajın yazılı olduğu bir taş gördü. Bu söz ona yapışıp kaldı. Tıpkı her sabah işe giderken kullandığı tren istasyonunun duvarında yazan şu yazı gibi, “ölümden önce yaşam var.”

O günden sonra bunu tamamen benimsedi, kendinden bir parça gibi. Basitçe başına gelenlerin sonuçlarını ve yetenekleri doğrultusunda olduğunu biliyordu. Böylece ilk bakışta kırılgan görünen bu prenses, kendi kendini kurtarmış oldu.