Hans Eysenck Tarafından İncelenen Kişiliğin Üç Boyutu

· Şubat 21, 2019

Hans Eysenck 20. yüzyılın en fazla tartışmaya yol açan ve en üretken psikologları arasındaydı. 1977’de öldüğü zaman, psikoloji makalelerinde en çok alıntılanan araştırmacılardan biriydi. Hans Eysenck 80 kitap yayınlayarak ve binlerce makale yazarak alana oldukça önemli katkılarda bulundu. Aynı zamanda ilham verici bir mecra olan “Personality and Individual Differences” (Kişilik ve Bireysel Farklılıklar) dergisinin kurucu editörüydü.

1916 yılında dünyaya gelen Hans Eysecnk Nazi partisine olan yaklaşımı yüzünden Fransa’ya kaçmak zorunda kalmış ve oradan da Büyük Britanya’ya göçmüştür. Psikoloji doktorasını 1940’ta Londra Üniversitesinde tamamlamıştır. Hans Eysenck İkinci Dünya Savaşı sırasında Mill Hill Acil Hastanesinde psikiyatrist olarak çalışmıştır. 1945 ve 1950 yılları arasında Maudsley Hastanesinde psikologluk yapmıştır. Ardından, Londra Üniversitesi Psikiyatri Enstitüsünde Psikoloji Departmanının direktörlüğünü yürütmüştür. 1983’e kadar bu pozisyondaki görevini sürdürmüştür.

Hans Eysenck oldukça ilham verici bir kişilik teorisi geliştirmiştir. Bu kadar etkili olmasının sebebi oldukça net çizgilerle çizilmesi ve günlük söylemlerle oldukça basit bir şekilde bağdaştırılmasıdır. Eysenck’in kişilik teorisi, biyolojik etmenlere dayanmaktadır ve bireylerin, öğrenme yetilerini ve ortama uyum sağlamalarını etkileyen bir çeşit sinir sistemini kalıtsal yolla edindiklerini öne sürer. Fakat, Eysenck’in çalışması biyolojik ya da genetik etmenlerin kişiliği ve bireyin suç teşkil eden davranışlarda bulunmaya yatkınlığı etkilediğini öne sürdüğü için tartışmalara neden olmuştur.
hans eysenck

Hans Eysenck’in PEN Kişilik Modeli

Teorisinin çatısını oluşturmak için etmen analizine başvuran Hans Eysenck üç kişilik etmeni belirlemiştir: psikotiklik, dışa dönüklük ve nevrotiklik (PEN). Eysenck’in öne sürdüğü her bir etmen iki kutupludur, yani; her birinin bir zıttı vardır.

  • Dışa dönüklük ve içe dönüklük
  • Nevrotiklik ve duygusal istikrar
  • Psikotiklik ve normallik (Kişilik modeline 1976 yılında eklenmiştir.)

Eysenck kortikal uyarılma ve hormon seviyelerini içine alan biyolojik etmenlerin yanı sıra, öğrenme davranışı gibi çevresel etmenlerin de kişinin bu kişilik kutuplarındaki derecesini etkilediğine inanmaktadır.

Eysenck’in gerçek anlamda “psikotiklik” kavramını değiştirdiğini belirtmeliyiz. Kişilik modelini kullanırken, akıl hastalıklarına değil, belirli antisosyal davranışlara referans vermektedir. PEN modelini geliştirmeden önce, Eysenck kişiliği iki boyutta incelemeye çalışmıştır: dışa dönüklük-içe dönüklük ve nevrotiklik-duygusal istikrar.

Dışa dönüklük-İçe dönüklük

Çok fazla dışa dönük olan insanlar daha fazla sosyal aktiviteye katılırlar. Daha fazla iletişim kurarlar ve grup içinde daha rahat hissederler. Genel olarak, dışa dönük bireyler ilgi odağı olmaktan hoşlanırlar ve çoğunlukla daha büyük arkadaş çevrelerine sahiptirler. Dışa dönüklük, yüksekten (dışa dönük) alçağa (içe dönük) bir skalada ölçülür.

Öte yandan, içe dönük bireyler daha sessiz, geniş sosyal ortamlarda çekingen ve yabancılarla iletişim kurarken rahatsız olurlar. Bunun yerine, yakın arkadaşlarını daha küçük gruplar içinden edinirler ve düşünme üzerine aktivitelerde bulunmaktan daha çok hoşlanırlar.

İsviçreli psikanalist Carl Jung dışa dönüklük – içe dönüklük seviyesinin bireyin ruhsal enerjisinin odağına bağlı olduğunu önermiştir. Dışa dönüklük konusunda, bu enerjinin direkt olarak dışarı, diğer insanlara yönlendirildiğine ve bunun daha çok sosyal etkileşimle sonuçlandığına inanmıştır. İçe dönük bireylerin ruhsal enerjisinin ise içe doğru olduğunu ve bunun onları daha az sosyal biri haline getirdiğini ileri sürmüştür (Jung 1921).

Fakat, Eysenck dışa dönüklüğün beyin aktivitelerine ya da kortikal uyarılmaya bağlı olduğuna inanmıştır. Dışa dönük bireyler daha düşük kortikal uyarılma seviyesi gösterirler ve bu da onların dış uyaranlar yoluyla uyarılmayı beklemelerine sebep olur. İçe dönük kişilerdeki daha yüksek aktivasyon seviyeleri onların büyük uyarılmalara sebep olacak uyaranlardan kaçınmalarına sebep olur.

Öte yandan, Yerkes-Dodson kanununa göre, heyecanlanma seviyesi bireyin performans kapasitesini etkileyebilir. Teoriye göre heyecan ve performans çan eğrisi bir grafik göstermektedir ve performans düşük ya da yüksek uyarılma periyotlarında düşer (Yerkes ve Dodson, 1908).
kulübede çay içen çift ve köpek

Nevrotiklik-Duygusal İstikrar

Hans Eysenck ikinci bir boyut daha ortaya sunmuştur: duygusal istikrar ve diğer uçta da nevrotiklik. Yüksek nevrotiklik seviyesinde olan insanlar daha fazla stres ve anksiyete hissederler. Görece daha az önemli konular hakkında endişe edip bu konuları abartırlar ve stres yaratan durumlarla mücadele edemeyeceklerini hissederler.

Bir durumun olumlu yerlerine odaklanmak yerine olumsuz noktalarına odaklanmak bir insanın orantısız bir olumsuz perspektife sahip olmasına sebep olur. Onlara göre daha iyi bir pozisyonu olduğunu düşündükleri insanlara imrenirler ya da onları kıskanırlar.

Eysenck nevrotikliği mükemmeliyetçilik ve tatminsizlik ile eşleştirmiştir. Öte yandan, düşük nevrotiklik seviyesi olan bireyler genellikle duygusal olarak daha istikrarlıdırlar. Büyük çoğunlukla stresli olaylarla başa çıkabilen ve kendilerine becerileri dahilinde hedefler koyan insanlardan bahsediyoruz. Düşük nevrotiklik seviyesine sahip olan insanlar diğerlerinin başarısızlıklarına daha hoşgörülü yaklaşırlar ve zorlu durumlarda daha sakin kalırlar.

Bunu da okuyun: Bütün Yollar Nevrotikliğe Mi Çıkıyor?

Psikotiklik-Normallik

Psikotiklik Hans Eysenck’in kişilik teorisine sonradan dahil ettiği bir boyuttu. Bunu 1976 yılında ortaya atmıştır. Bu üçüncü kişilik boyutu normallikten (düşük psikotiklik) yüksek psikotikliğe bir skala gösterir.

Yüksek seviyede psikotikliğe sahip olan bireyler sorumsuz ya da iyi hesaplanmamış davranışlar göstermeye daha meyillidirler. Bu insanlar ayrıca sosyal normlara baş kaldırırlar ve sonuçlarını dikkate almadan anlık hazdan motive olurlar.

Fakat psikotikliğin aynı zamanda daha olumlu yönleri de vardır. 1993 yılında yürütülen bir çalışmada, Eysenck, Barron-Welsh Sanat Skalası ve Eysenck Kişilik Testinin sonuçlarını karşılaştırmış ve yüksek psikotiklik seviyeleri olan bireylerin daha başarılı yaratıcı yetenekleri olduğunu keşfetmiştir.

Eysenck psikotikliğin biyolojik etmenlerden ve testosteron gibi hormonların vücuttaki miktarlarından etkilendiğini belirtmiştir. PEN kişilik modeline göre, yüksek psikotiklik seviyesi kişinin koşullanmaya olan yetisini düşürür, yani; genellikle ödül ya da cezalandırma aracılığıyla öğrenilen sosyal normlara uyulmasını daha da zorlaştırır.

Sonuç olarak teori, başka insanlar tarafından kabul edilen davranış kurallarını çiğnerken kendilerini tatmin etme yolları aradıkları için suça yönelik davranışlara da meyilli olduklarını öne sürer. Psikotiklik gibi suça yatkınlık gösteren kişilik özellikleri ve Eysenck’in bu özellikleri etkilediğini belirttiği genetik özellikler, teorisinin deterministik bir yaklaşımı olduğu eleştirilerine sebep olmuştur.

Bunu da okuyun: Yaratıcılık Nereden Geldiğinize Bağlıdır

karanlıkta duvara yaslanmış duran kadın

Eysenck’in Teorisine Yapılan Eleştiriler

Araştırmacılar kişiliğin genetiğe bağlı olup olmadığını anlamak için ikizlerle çalışmalar yürütmüştür. Fakat ikna edici olmayan ve çelişkili sonuçlar elde etmişlerdir. Shields (1976) tek yumurta (özdeş) ikizlerin, çift yumurta (özdeş olmayan) ikizlere göre içe dönüklük-dışa dönüklük ve psikotiklik boyutlarında daha benzer olduğunu fark etmiştir. Loehlin, Willerman ve Horn (1988) kişilik boyutlarındaki varyasyonların yalnızca %50’sinin kalıtsal özelliklere bağlı olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Bu da sosyal etmenlerin de önemli olduğu anlamına gelmektedir.

Eysenck’in teorisinin değerli yanlarından biri hem doğanın hem de eğitimin etkili faktörler olduğunu düşünmesidir. Ayrıca, belirli kişilik özelliklerine olan biyolojik yatkınlıklar çocukluk döneminde koşullanma ve sosyalleşme ile birleştiğinde, kişiliğimizi şekillendirir.

Bu sebepten ötürü, etkileşimci yaklaşım yalnızca biyolojik ya da çevresel teoriye göre daha geçerlidir. Ayrıca belirli bir davranışın ortaya çıkması için biyolojik yatkınlığın çevresel tetikleyici unsurlarla birleşmesi gerektiğini öne süren yatkınlık-stres modeliyle de oldukça ilişkilidir.