Anksiyete ve Anksiyetenin Yarattığı Sorular

· Mayıs 13, 2018

Anksiyete, etrafımızda bir tehlike ya da tehdit olduğu inancı nedeniyle ortaya çıkan bir durumdur. Bunun da ötesinde, hayatta kalmak için kaçmamız ya da onunla yüzleşmemiz gerektiğine inanırız.

Günümüzde, sebep olduğu fizyolojik belirtiler ve özgürlüğümüze büyük ölçüde engel olması nedeniyle hissetmememiz gereken negatif bir durum olarak tanımlanıyor. Ancak, anksiyete hakkında şöyle bir gerçek var, iyi yönetildiği takdirde, onsuz hayatta kalamayacağımız sağlıklı ve uyumsal bir duygu.

Bugünlerde, dünyada pek çok kişi anksiyete ile boğuşuyor ve bu hastalık kendini farklı şekillerde belli ediyor. Ancak bu belirtilerin hepsinin ortak bir özelliği var. O da anksiyeteyi deneyimleyen bireyin, realiteyi, korkunç, tehdit edici ya da felaket bir durum olmak üzereymiş gibi yorumlaması.

Anksiyete ile boğuşan biri hiç şüphesiz çok kötü bir şeyin gerçekleşmek üzere olduğunu düşünür. İster kaçarak, ister kendini güvene alarak ya da karşı koyup savunarak, gelecek olan şey için hazırlanması gerektiğine inanır.

Anksiyetenin sebep olduğu negatif düşünceler genellikle soru şeklindedir. Bu sorular, ister onaylanma, ister mükemmel olma ya da güvende hissetme odaklı olsun, kendi inançlarımızı tasdik etmeye yöneliktir.

Bu açıdan bakıldığında, bu duyguların hedeflerimizi gerçekleştirmemize yardımcı olma işlevini yürüttükleri söylenebilir. Anksiyete durumunda hedef kaçmak ya da saldırmaktır ve bu hedefleri davranışlarımız aracılığıyla gerçekleştiririz. Ancak duyduğumuz endişe, sağlıksız bir seviyede olduğunda o duygunun artık bize yardım etmediğini görürüz. Tam tersine, hedeflerimize ulaşmamıza engel olur ve amaçlarımıza giden yolda önümüze set çeker.

Bundan kaçınmanın anahtarı, bir yandan davranış biçimlerimizi değiştirirken diğer yandan yorumlarımızı değiştirmektir. Bunu yapabilmek için kendi inançlarımızın farkına varmalıyız. Onları sorgulamalı, tartışmaya açmalı ve yerlerini gerçeğe ve realiteye dayanan düşüncelerle değiştirmeliyiz.

Anksiyetenin yarattığı sorular

Yukarıda çoğu kez anksiyetenin bizi uyaran ve psikolojik düzeyde bizi aktif hale getiren sorularla iletişim kurduğunu söylemiştik. Bu sorular gerçeği filtrelemeyi amaçlayan sorulardır ve negatif olma eğilimindedirler. Böylece çok küçük bir tehlike ihtimali üzerinde düşünüp taşınır ve elbette onu olası bir ihtimal olarak görmeye başlarız.

Genelleştirilmiş anksiyete: Ya öyle olursa?

Anksiyete her zaman çok küçük ihtimali olan şeyleri sorgulama eğilimindedir. Ancak genelleştirilmiş anksiyetede, tehlike ihtimali, günlük hayatınızdaki pek çok durum için geçerli hale gelir. Bu durum, bireyin günlük yaşantısını çok büyük ölçüde aksatır.

“Ya şöyle olursa?” sorusu her yerde karşınıza çıkar (söz konusu çocuklar, sevgili, çevresel şartlar, iş v.b. olabilir). Bu durum sizi, pek çok koşulda, ne fiziksel ne de zihinsel olarak hiç dinlenmeden uyanık kalmaya zorlar.

Bu kişiler endişelenmeleri gerekiyormuş gibi hissederler ki böylece olasılık dışı bile görünse, ihtimal dahilinde olduğunu düşündükleri felaketleri engelleyebilsinler. Sonunda, hakkında asıl endişelenmeleri gereken şeyin, onları istila eden endişe duygusunun kendisi olduğunu anlarlar.

Panik bozukluk: Ya kalp krizi geçirirsem? Ya delirirsem? Ya kendimi aptal konumuna düşürürsem?

Bu durumda, bireyler kendi endişe belirtileri nedeniyle kaygılı(anksiyete) hissederler. Tıpkı kendi gölgesinden korkan bir çocuk gibidirler. Çocuk koştukça gölgesi onu kovalar.

Sorular, anksiyetenin fizyolojik göstergelerinin katastrofik sonuçları etrafında yoğunlaşır. Bunlar belli hastalıklarla benzerlik gösterebilir ve bireylerin çıldıracaklarını ya da öleceklerini düşünmelerine sebep olabilir. Bayılmaktan, kendilerini aptal durumuna düşürmekten ve ortalık yerde “rezil olmaktan” korkan insanlar da vardır. Bu, her geçen gün dışarı çıkmaktan daha çok kaçınmalarına ve sonuç olarak da açık alan korkularının(agorafobi) artmasına sebep olur.

Hipokondri: Ya ölümcül bir hastalığım varsa?

Bekleneceği üzere, hastalık hastası olma durumunda, anksiyete bizi hasta olma ihtimalimizle ilgili sorular sorarak korkutur. Hatta bunun üzerine bir de ölüm düşüncesini ekler. Bu korkuyu dindirebilmek için sürekli check-up’a gider ya da tam tersi doktora gitmekten tamamıyla kaçınır. Böylece gerçekten hastaysa bile, öğrenmeyecek ve bunun getireceği mutsuzluğa katlanması gerekmeyecektir.

Sosyal anksiyete: Ya kendimi rezil edersem? Ya benim utangaç biri olduğumu fark ederlerse?

Sosyal anksiyete söz konusu olduğunda, içimizdeki şeytan sürekli kendimizi aptal durumuna düşürürsek ne olacağını, söyleyecek hiçbir şey bulamazsak ne yapacağımızı, işleri altüst edersek başımıza neler geleceğini ya da başkalarının bizim hakkında ne düşünüyor olabileceğini sorar durur.

kaygılı kadın

Bu soru bombardımanı,bizim korkuyla tepki vermemize sebep olur. Utançtan kızarırız, terleriz, kekeleriz ve ayrıca bu belirtilerin başka insanlar tarafından fark edilmesinden korkarız. Çünkü bu bizi daha da “güçsüz” hissettirir. Sonunda çareyi “tehlikeli durumlar”dan kaçmakta buluruz, bunun tek seçeneğimiz olduğunuzu düşünürüz.

Anksiyete, içimizdeki küçük şeytandır

Henüz bahsettiğimiz gibi, anksiyete bizi uyanık tutmayı, terletmeyi, titretmeyi, utançtan kıpkırmızı yapmayı ya da nefes nefese bırakmayı seven küçük bir şeytandır. Bu şeytan, negatif sorular sormayı ya da her şeyin tehlikeli olduğunu söyleyip kaçmamız gerektiğini ima etmeyi sever.

Ona dikkatimizi ne kadar az verirsek, o kadar çabuk bıkacaktır. Yavaş yavaş bizi yalnız bırakmaya başlayacaktır. Anahtar, doğrudan gözlerinin içine bakmak, kabullenmek ve ona artık tüm hilelerini bildiğimizi söylemektir. Ancak bu defa elimizdeki kartlar bizden yana. Bu kadar kolay korkuya kapılmayacağız.

O küçük şeytana meydan okuyun. Sorgulayın ve ona inanmayın çünkü o büyük bir yalancı. Kötü hissetmenize, korkmanıza ya da rahatsız olmanıza sebep olsa da onun, gerçeğin, gerçek dışı yorumundan başka bir şey olmadığını hatırlayın. Unutmayın, belirtiler derinlerde bir yerde bulunan ve sadece bize yardım etmek isteyen bir duygunun ürünü.