Tesadüf mü Neden mi?

26 Ocak, 2017
 

Günlerdir bunu yazmam gerekiyordu. Yapabilirsem kendi düşüncelerim üzerinde kafa yormak ve onları sizinle paylaşmak istiyorum. Niyetim, siz sevgili okuyucularımın içinde bir şeyleri uyandıracak o yansımaları paylaşabilmek.

Eğer buraya bir yanıt ya da en azından yanıtı bulmak adına bir yorum aramak için geldiyseniz, şimdiden söylemek isterim ki kendi sonuçlarınıza varabilmeniz için size ucu açık bir sonuç bıraktım.

İşte size bir soru:

Her şey şans eseri mi olur? Yoksa her şeyin bir nedeni mi vardır? Yani, kendimizi yarattığımız hareket ile mi meydana gelir?

“Şans bilinmeyen bir etkinin gözardı edilmiş nedeninden başka bir şey değildir ve olamaz da.”

– Voltaire

shutterstock_1343499921

Rastlantılar ve nedensellik hikayem

Dün sabahtan öncesine kadar boş bir sayfanın karşısına oturup ellerimin ve kafamın işe koyulmasını bekliyordum, ama hiç şansım yoktu. Yalnızca kafamın içinde belirsiz bir fikir vardı ve bunu aktarmak istiyordum. Beş dakika kadar geçince bunu daha sonraya bırakmaya karar verdim.

Belki de çok yorulduğum ve bir şey yazmak için ilham bulamadığım içindi. Ben de kafamı boşaltmak için dışarı çıktım. Sadece bunu yaptım. Gerçek şu ki bu ortam değişikliği bana yardımcı oldu.

 

Saatler sonra, daha azimli ve daha hevesli bir şekilde geri döndüm ve bunu bir mücadele kabul ederek kendimi kağıdın karşısına yerleştirdim. Ve yine bir hiç. Olanaksızdı.

On dakika sonra yeniden mağlup olmuş hissediyordum ve tekrar masa ve sandalyemden ayrılarak, özellikle de bu makaleyi yazamıyor oluşum hakkında düşünmemek için bir şeyler okuyup kendimi eğlendirmeye karar verdim.

Ve en sevdiğim kitaplardan birine döndüm: Albert Espinosa’dan “Mavi Dünya“. Rastgele bir sayfa çevirdiğimde sayfanın son cümlesi şu alıntıyla bitiyordu: “Ve yine ben, karanlığı izlerken, gün ışığını beklerken.”

Ne tesadüf! Bu alıntı yaşadığım boşluk hissini ne de güzel tarif ediyordu. Evren bana mesaj mı gönderiyordu acaba?

Kitabı kapadım ve iş yoğunluğuma geri döndüm.

shutterstock_261566594

Yazımı nasıl yapılandıracağım konusunda bazı fikirlerden ilham almış bir şekilde, veya bu düşünceyle, kalemimi sıkıca kavradım ve ilk satırı kaleme aldım. Şöyle yazdım – Tesadüf mü Neden mi? – ve böylece kendimle ilgili daha iyi hissettim. Bu karmaşık sorunun sonsuz engelini aşmış gibiydim.

Ve sonra ilhamım sona erdi ya da daha doğrusu isteğim ve sabrım tükenmişti.

 

Beni tekrar klavyemin başına geçirmek için bir başka tesadüf arayışı içerisinde geçen umutsuz birkaç dakikanın ardından tekrar ayağa kalktım, akşam yemeğimi yiyip duş almaya gittim, yapmaya çalıştığım şey “fikirlerimi yenilemek” idi.

Ama çok yorgundum ve en iyisi denemeyi bırakmalıyım diye düşündüm ve yatağa gittim. Yarın başka bir gün olacaktı. Temiz bir sayfa.

Sabahın erken saatlerinde hırs duygusu ile uyandım. Kahvaltımı ettim ve geride kalan birkaç günün beni “düşman” ettiği şeyin başına geçtim: boş sayfanın.

Kısır bir döngü içerisine girdiğim hissi ile birlikte, bu makaleyi yazabileceğime olan inancımı sorgulamama neden olan, bir önceki günün hayal kırıklığı sürecine aynen geri döndüm.

Belki bu bir rastlantı değildi, içinde benim de parmağım olan bir neden olabilir miydi? Olanaksız gibi görünen şeyi sürekli erteleyen ben değil miydim?

Aslında, sandalyenin başında beş dakika bile duramıyordum. Pek çok kez ilhamın kendisi çıkıp gelmez. Onu aramak gerekir.

Taslaklar, çerçeveler hazırlayabilir, konuyla ilgili bilgi araştırabilir veya direkt olarak başka bir konuya geçmem gerektiğini kabullenip yaşadığım durumu bu makalenin konusuna bağlayabilirdim. Ama, umutsuzluğun ve hayal kırıklığının içine çekilmiş durumda olmak aklıma şunları getirdi; yalnızca beş dakika geçmesine rağmen bir şey yapamadığımı düşünüyordum ve denemek adına hiçbir şey yapmamıştım.

Şimdi kendimi bu son sözcükleri yazarken buluyorum, bu da rastlantısal olarak (veya bir nedenle) beni bu en önemli soruya doğru yönlendiriyor: Düşündüklerimi yazmaya mı korkmuştum, veya bu düşüncelerimi sizinle paylaşmam güvenli değil miydi?

 

Bu bölümde yalnızca iki kesin şey var:

İlki, tesadüfen, geçen günkü kitabın tekrar rastgele bir sayfasını açtığımda şu alıntıyı buldum: “Çözümlenmemiş sorular kabullenilmiş korkular değildirler”.

İkincisi de, tesadüfen, bir düşünce beni diğerine götürdü. Ben, sözcüklerimin ve duygularımın ustasıydım.

Ve yeni bir sayfa çevirmek üzere geri döndüm.

“Dünya var olan en büyük avludur”