Hannah Arendt’in Aktif Hayat Teorisi

· Haziran 10, 2018

Hannah Arendt Yahudi asıllı Alman bir filozoftu. Çalışmalarına meşhur Alman filozof Martin Heidegger ile başladı, fakat Nazi rejimi iktidara geldikten sonra Almanya’dan kaçıp ABD’ye yerleşmek zorunda kaldı. Hannah Arendt, totaliter yapı ve şiddetle ilgili güncel problemlere odaklanan bir politik felsefe geliştirdi. 

En takdire değer çalışmalarında, insanları totaliter rejim altında acımasız davranışlarda bulunmaya iten dürtülerle ilgileniyordu. En bilinen önermelerinden birini, Nazi partisi üyelerinin belirli koşullar altında affedilemez şeyler yapmak durumunda kalan, fakat özünde normal olan insanlar olduğu iddiasını doğrulamak üzere ortaya atmıştı. Arendt’e göre o insanlar, koşullar böyle olmasaydı bu suçları işlemez ve hatta kendilerinin böyle şeyler yapabileceğine ihtimal dahi vermezlerdi.

Bu önerme epey eleştiri aldı ve birçok insan tarafından rahatsız edici bulundu. Arendt’e göre işkence ve kötü muamele eden, öldüren insanların çoğu kötü insanlar değildi. Bu insanlar aslında içinde bulundukları özel koşullardan dolayı bir şekilde yanlış yönlendirilmişti. Arendt, bu iddiası yüzünden arkadaşlarından bile olsa da inandığını her fırsatta savunmaya devam etti.

Hannah Arendt

Bütün bu yaşananlar uzak geçmişte kalmış gibi görünse de aslında günümüzle de oldukça ilgili bir konu olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, birçok insan teröristlerin deli olduğunu düşünür. Oysa Hannah Arendt’in teorilerine bakarak değerlendirirsek farklı bir sonuca ulaşırız. Ona göre bu insanların psikolojik sağlıklarını sorgulamak yerine bir örgütün şiddete başvurmasına sebep olan başka faktörleri de hesaba katmalıyız. 

Hannah Arendt’in aktif hayat teorisi

Hannah Arendt’in teorisine göre insan hayatında üç temel etkinlik bulunuyor. Bunlar: emek, çalışmak ve eylemler. Emek, sadece hayatın devamlılığını sağlamak adına sürdürülen, insan bedeniyle ilgili biyolojik işlevlerdir. 

Buna örnek olarak yemek ve uyumak verilebilir. Bunlar hayatımızın olmazsa olmaz aktiviteleridir fakat herhangi bir devamlılıkları yoktur. Biz bunları yapmayı bitirir bitirmez görevlerini sonlandırırlar. Bu ihtiyaçlar hayatta kalmamız için elzemdir ve bu yüzden de vazgeçme özgürlüğümüz yoktur.

Çalışmanın işlevi

Aktif hayatın ikinci etkinliği çalışmaktırBu aktivitenin sonucunda bazı nesnel şeyler ya da işimize yarayan neticeler elde ederiz; inşaat, el işi, sanat… yani yarattığımız her şey bu kategorinin içindedir. Ayrıca sanat eserlerine ek olarak ürettiğimiz aletleri ya da objeleri de kapsar.

Bu aktiviteyle objeler yapmak için doğal malzemeler kullanır ve böylece doğayı da kontrol ederiz. Bu şekilde kendimize yapay bir dünya yaratırız, örneğin yaşadığımız ev gibi. Bu üretimden farklıdır çünkü elde edilen objeler uzun süre dayanır. Çalışmaların sonucunda verimli bir şey ortaya çıkar çünkü bu, kullanmak için yaptığımız bir şeydir, tüketip atmak için değil.

Hannah Arendt'in bir sözü

Bahsedeceğimiz sonuncu aktiviteyi, yani eylemleri, uygularken bireyler bu aktivitelerin ne olduğuna bağlı olarak kişiliklerini oluşturur ve bu şekilde de birbirinden farklı insanlara dönüşürler. Yaptıkları farklı eylemler çeşitliliği mümkün kılar ve biz de insanların arasındaki farklılıkları bu sayede algılarız.

Kimlik dediğimiz şey de bir eylemi yapan kişi ile diğer kişi arasındaki farklara dayanır. Bireyler yalnızca eylemler sayesinde doğar ve bu şekilde de önceden kişisel olan şey artık halka açık hale gelir çünkü artık diğerleriyle de paylaşılan bir şey olmaya başlar. İnsanlar nasıl biri olduklarını eylemleriyle ve söyledikleriyle gösterir.

Eylemin farklı alanları

Bu aktivitelerin her biri kendine ait alanlarda meydana gelir. Kişisel alan (üretmek), sosyal alan (çalışmak) ve kamusal alan (eylemler). Kamusal alan ile kişisel alan arasındaki fark Yunanca’daki polis (şehir) geleneğine dayanır.

Kişisel alan evimizdir. Bu alanda özgürlük ya da eşitlik hakkında konuşmak yerine gerçek ihtiyaçlarımız hakkında konuşuruz. Kişisel alan kamusal alanın yapaylığına karşı doğal bir alandır.

Kamusal alan eylemlerin ve iletişimin gerçekleştiği alandır. Bu alanda diğerlerine kim olduğumuzu gösteririz ve böylece varlığımızı doğrulamış oluruz. Kamusal alan, ürettiğimiz objelerle ve eylemlerimizle yarattığımız kanunlar, kurumlar ve kültürler gibi soyut kavramları ortaklaşa paylaştığımız dünyadır.

Bu sonradan oluşturulmuş alan eylemlere ve objelere devamlılık, istikrar ve dayanıklılık sağlar. Eylem ne kadar kırılgan olursa olsun, kamusal alanın hafızayı kullanması sayesinde sağlamlaşır. Ayrıca kamusal alan toplumun menfaatlerini kişisel menfaatlerden de ayrı tutar.

Ancak bu fark, bir başka alanın yani sosyal alanın varlığı işin içine girdiği zaman bulanıklaşır. Bu, kapitalist ekonomiye ait borsaların bir ürünüdür. Kapitalist sosyoekonomik sistem ekonomiyi kamusal alana indirmeye uğraşır. Halbuki bu kamusal alan toplumsal menfaatlerle belirlenir ve kişisel menfaatlere toplumsal bir anlam kazandırır.

Hannah Arendt

Kişinin söz hakkını kaybetmesinin sonuçları

Ekonomi kamusal alana müdahele etmeye başladığında bazı problemler ortaya çıkar. Sığınma sağladığı için gerekli olan kişisel alan kamusal alanın yerine geçer. Bunun bir sonucu olarak da kişisel menfaatler ve doğal gereksinimler ortak kamusal alanda daha çok yer kaplar. Bu şekilde vatandaşların eylemleri kamusal alandan ayrışır.

Burada totaliter rejimin nasıl işlediğini görebiliriz. Bu, her koşulda sadece kendi kişisel menfaatlerini ve güvencelerini düşünen vurdumduymaz bireyin kamusal alanda üstünlük sağlamasıdır. Ancak, böyle bi birey vatandaş olmaktan çıkmıştır çünkü artık dünyaya ve kamusal alana bağlı değildir.

“Kişiselleşmiş” birey sadece kendi menfaatleri çerçevesinde eylemleri olan bir bireydir. Sosyal ve politik konformizme çok kolay kapılır. Ancak, totaliter rejim sadece toplumsal hayatı değil kişisel hayatı da yok ederek bireyleri mutlak bir yalnızlığa sürükleyecektir.