Seneca ve Anksiyete Bozukluğuna Karşı Sırrı

· Ekim 20, 2018

İster inanın ister inanmayın ama, Seneca’nın yaşadığı dönemden yani Hristiyanlığın ortaya çıktığı çağlardan bu yana anksiyete bozukluğu ile ilgili tartışmalar süregelmektedir. Elbette o dönemde bu psikolojik bozukluk bugünkü ismiyle anılmıyordu. Ayrıca psikoloji adında bir bilim dalı da bulunmuyordu. Ancak dönemin filozofları insanoğlunun davranışları konusunda çeşitli düşüncelerle ilgilenmişler ve bu sayede en iyi biçimde yaşamak için ihtiyaç duyulan gereklilikler konusunda bir takım yöntemler belirlemeyi başarmışlardır.

Seneca çok zor bir hayat sürdürmüştür. Roma İmparatorluğunun çürüme döneminde entrika ve hilelerle dolu bir süreçte Cumhuriyet senatörü olarak görev yapmıştır. Seneca Tiberius, Caligula, Claudius ve Nero hükumetlerini temsilen Senato’da yer almıştır. Aslında o, Nero hükumetinin hocası ve danışmanıdır. İşte bu görev şüphesiz onun en tatsız ve nankör hatıraları arasında yer almıştır.

Bunlara ek olarak Seneca, Stoa Okulunun da önemli temsilcileri arasında bulunmaktadır. Bu akımın üyeleri özellikle ahlak ve gelenek konuları üzerine düşüncelerle ilgilenmişlerdir. Bu konu üzerinde durmuş oldukları için, mantıklı davranmış olduklarını düşünmek gerçekten de oldukça zordur. Çünkü o dönemlerin en büyük özelliği, sonuçta İmparatorluğun da sonunu getirecek olan inanılmaz boyutlardaki ahlaki bozulma olmuştur.

“Alın yazısı, kader ve şans vardır; tahmin edilemeyen ve diğer yandan da çoktan karar verilmiş olan. Bu durumda, şans ve kader olduğuna göre biz de felsefe ile uğraşırız.”

– Séneca

Seneca ve Stoacılar

Stoacılık eski Yunan’da filozof Zeno de Citio tarafından kurulmuştur. Bu akım zaman içinde büyük bir popülarite kazanmış ve ileri sürdüğü prensiplerin birçoğu da Hristiyanlığın doğuş sürecini açık bir biçimde etkilemiştir. Stoacılar, her şeyden önce ılımlılık üzerine kurulu bir hayatın gerekliliğini savunmuşlardır. “Çok küçük olanlar için hiçbir şey kafi değildir.” sözleri bu anlayışı yansıtması bakımından önemlidir.

Seneca ve Stoacılar

Stoacı felsefeyi takip edenler, neredeyse sonsuz sayıda konu ile ilgilenmişler ancak kendileri ile aynı zamanda yaşayanların ilgisini büyük oranda ahlaki değerlendirmeleri sayesinde çekmeyi başarmışlardır. Onlara göre iç huzur, aşırı derecede maddesel konfordan uzak yaşamakla ulaşılabilecek bir değer niteliğindedir. Mantıklı ve erdemli bir hayatın aynı zamanda mutlu bir hayat anlamına da geldiğini ifade etmişlerdir.

Stoacılar, insanın tutkuları ile hareket etmesi gerektiği fikrini reddetmişlerdir. Bu tür davranışları yozlaşmanın ve acı çekmenin kaynağı olarak görmüşlerdir. Bunun yerine insanın kendine hakim olması gerektiği olgusunu savunmuşlardır. Çünkü insanoğlunun yaşamasının bir nedeni olması gerektiğine inanmışlardır. Stoacılar ayrıca, kendi başına iyi ve kötünün olmadığını, ancak her şeyin aşırı miktarlarda olduğunda zararlı hale dönüştüğünü ileri sürmüşlerdir.

Anksiyete Hakkında Seneca Ne Diyor?

İyi bir Stoacı olan Seneca, erdemli bir hayat sürme gayesi gütmüştür. Çok zeki bir adam olan Seneca, çağdaşları tarafından ayrıcalıklı bir akla sahip bir insan olarak görülmüştür. En ünlü eseri Lucilio’ya Mektuplar (Ahlak Mektupları) adındaki eserdir. Bu eseri Nero’yu terk edip bu yönetim tarafından zulme uğramaya başladığında yazmıştır.

Bu büyük filozof, insanların ne kadar da önemli bir bölümünün endişe içine batmış bir biçimde hayatlarını sürdürdüklerini görmüştür. Bugün biz bu durumu anksiyete ya da kaygı bozukluğu olarak adlandırıyoruz. Bu durumla yüzleşen Seneca, şunları ifade etmiştir: “Sizlere tavsiyem, bir kriz gelmeden önce mutsuz olmamanızdır. Çünkü karşısında solup cansızlaştığınız tehlikeler size belki de hiçbir zaman ulaşmayabilir. Kesinlikle bunlar daha henüz size ulaşmamıştır.”

Bu şekilde Seneca, bazı psikoloji akımlarının sonradan onayladığı şu durumu öne sürmektedir: anksiyete, daha henüz meydana gelmeden en kötünün beklenmesi duygusudur. Diğer bir deyişle anksiyete, bizi en kötüyü beklemeye sürükleyen subjektif bir algıdır. Henüz olmamış bir kötüye göre yaşayıp hayatı ona göre düzenleme durumudur.

Endişe ile başını tutan kız

Seneca’dan Ne Öğrenebiliriz?

Bir önceki görüşüne Seneca şunu ilave etmiştir: “Acıyı abartma, kafamızda canlandırma ya da önceden bekleme gibi alışkanlıklarımız vardır.” Diğer bir anlatımla, aslında henüz ortada bir sebep yokken acı çekmeye başlarız. Bir acıyı önceden bekleme gerçeği bizi hiç de hoş olmayan bir biçimde meşgul eder ve kafamızı doldurur. Yani acının yaşanmış olması ya da yaşanmayacak olmasından bağımsız olarak bu duyguları yaşamak durumunda kalırız.

İşte buna anksiyete bozukluğu adı verilmektedir. Acı çekmeyi bekleyen bir süreç içerisinde bu acı duygusu tüketilmektedir. Bunun, “gelecek hastalığına yakalanma”nın bir türü olduğu ifade edilmektedir. Yani gelecekte olacakların en kötüsünü düşünme durumudur. Kimsenin öyle bir niyeti olmasa da bu tür kişilerde endişeli korkuların çalındığı hissi bulunur. Örnek olarak bir depremin olduğu ve bu depremde evinin her an başına yıkılabileceğini düşünür. Ya da sevgilisinin er ya da geç onu terk edip gideceği endişesini yaşar.

Bunlara ek olarak, çoğu zaman aklımızda olan ve düşündüğümüz bazı şeyleri elde ettiğimizi biliriz (kendini gerçekleştiren kehanet durumu). Her olayın aslında beklediğimiz gibi sonuçlanması gerekmez. Ancak davranışlarımız ve kendi içimizde oluşturduğumuz engellemeler, olayları o doğrultuda yönlendirmemize sebep olmaktadır. Gerçekleşen olay, en başından itibaren inandığımız ve beklediğimiz şeyin gerçekleştiğini onaylayan bir durum olduğunu düşünmemize yol açar. Yani bu durumun yaklaşımımızın bir sonucu olduğunu düşünmeyiz.

Konuya yönelik bir örnek vermek gerekirse, bir kişi hakkında çeşitli referanslarımızın bulunduğunu ve bunların çok da pozitif olmadığını düşünün. Eğer bu kişiyi bizimle tanıştıracak olsalar, ona karşı ne çok yakın ne de arkadaşça davranmamamız çok da şaşırtıcı olmayacaktır. Yani bizim normal olarak bu şekilde davranacak olmamız karşı taraftaki kişinin de bize benzer bir yaklaşım içerisine girmesine yol açacaktır. Böylelikle biz de kendi düşüncelerimizi ve beklentilerimizi teyit etmiş ve aslında kendi davranışlarımız nedeniyle ortaya çıkan bir durumun gerçekten de önceden düşündüğümüz gibi olduğuna inanmış oluruz.

Belki de yapmamız gereken şey, Seneca’nın da ileri sürdüğü gibi kendimizi sürekli olarak yaşamaya hazırlamak yerine basit bir biçimde yaşamaktır. Bırakalım her şey kendiliğinden olsun. Bırakalım olaylar kendi içerisinde aksın. Şu anı yaşayalım ve daha sonra ne olacağına bağlı olarak yaşama biçimini terk edelim.