Ruhsal Hastalıkların Felsefesi

27 Nisan, 2020
Ruhsal hastalık ne anlama gelir? Bu tür bir hastalığın tanısı nasıl konur? Bu tür soruların cevabı ruhsal hastalıkların felsefesinde saklıdır. Bu ve benzeri sorular psikoloji ve psikiyatrinin temellerini oluşturmaktadır. Ayrıca bu hastalıkların tedavisi için çıkılan yolculuğun çok önemli sonuçlarının bulunduğunu da özellikle belirtmek gerekir.

Ruhsal hastalıkların felsefesi disiplinlerarası bir çalışma alanıdır. Bu tür hastalıkları analiz etmek için felsefe, psikoloji, nörobilim ve etik alanlarındaki görüşleri ve metotları bir araya getirir.

Ruhsal hastalıklarla ilgilenen felsefeciler normatif, epistemolojik (bilginin esas ve sınırları ile ilgili) ve ontolojik (varoluşsal) sorunları incelerler. Bunların tamamı ruhsal hastalıklara yönelik farklı görüşlerden kaynaklanmaktadır. Ruhsal hastalıkların felsefesi ile ilgili temel sorular arasında özellikle bir tanesinin ön plana çıktığını söyleyebiliriz. Bu da, ruhsal hastalık kavramının bilimsel olarak yeterli derecede detaylı bir biçimde ve subjektif değerinden bağımsız olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı sorusudur.

Ruhsal hastalıklarının zihinsel bir fonksiyon bozukluğu olup olmadığı genellikle sorgulanan bir durumdur. Ruhsal hastalıkların felsefesi aynı zamanda bu tür hastalıkların birbirinden ayrı kavramlarla daha iyi tanımlanıp tanımlanmayacağı sorusuna da cevap arar. Açık birer içinde bırakma / dışarıda bırakma kriteri ya da normal bir insanla hasta bir kişi arasındaki çizgide yer alan farklı noktaların analizi gibi konular bu analiz sürecinin içinde yer almaktadır.

Aşağıya doğru bakan kadın

Ruhsal Hastalıkların Felsefesi: Tanı Konusunda Yapılan Eleştiriler

Ruhsal hastalıklar konseptine karşı çıkan felsefeciler, bir ruhsal rahatsızlık için tarafsız ya da nötr bir veri değerlendirmesi yapmanın mümkün olmadığını öne sürmektedirler. Bu bilim insanlarına göre ruhsal hastalıkların sınıflandırması, daha önceden bulunan normlar ve güç ilişkileri içinde yapılması gerekir.

Bu bağlamda, ruhsal hastalıklar konsepti içinde yer alan rol değerlerinin birbirleri ile olan ilişkileri konusunda çeşitli sorular varlığını korumaktadır. Ayrıca bu değerlerin genel anlamda hastalık kavramı ile nasıl bir etkileşim içinde olacakları da belirsizliğini korumaktadır.

Kendilerini nöroçeşitlilik hareketinin bir parçası olarak gören felsefeciler, ruhsal hastalık konseptinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Bu konseptin uygulamaya koyduğumuz bilişselliğin farklı türlerini yansıtması ve bunu yaparken de istatistiksel olarak “normal olmayan” insanları lekelemeden yapması gerektiğini savunmaktadırlar.

Ruhsal Hastalıkların Felsefesi ve Tanı Problemi

Bunlara ek olarak ruhsal hastalıklar ve bu hastalıkların teşhisi ile ilgili epistemolojik sorunlar da bulunmaktadır. Tarihsel olarak, ruhsal hastalıkların nozolojisi (hastalıkların sınıflandırılması), özellikle de DSM Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabı, zihinsel fonksiyon bozukluklar ile gözlemlenebilir semptomlar arasında bir ilişki kurmaktadır.

DSM sisteminde ruhsal fonksiyon bozuklukları, bir kontrol listesinde bulunan bir dizi semptomun varlığı ya da yokluğuna göre tanımlanmaktadır. Ruhsal hastalıkların tanısında davranışsal semptomların kullanılmasını eleştirenler, bu semptomların ruhsal bir fonksiyon bozukluğu mekanizmasına yönelik doğru bir teorik kavrama bulunmadan faydasız olacağını öne sürmektedirler.

Etkili bir tanı sisteminin, gerçekten ruhsal bir sorunu bulunan kişi ile normal yaşam problemleri çeken bir insanın birbirinden ayırabilmesi gerekir. Bu bağlamda, eleştirilerin DSM sisteminin bugünkü haliyle bu kapasiteye sahip olmadığı konusu üzerinde yoğunlaştığının altını çizmek faydalı olacaktır.

Ruhsal Hastalıklar Konsepti Güvenilir Mi?

Ruhsal hastalıkların doğası ve bu hastalıklara ilişkin değerleme rolü konusunda çeşitli sorular bulunmaktadır. Bunlardan ilki, ruhsal hastalıkların nötr değere sahip birer hastalık olup olmadıklarıdır. Ruhsal rahatsızlıkların nozolojileri, bu hastalıklar için nötr bir değer yaratma çabası içindedir.

İdeal şartlar altında, DSM gibi el kitapları tarafından seçilen konseptlerin temelde evrensel bir insani gerçekliği yansıtmaları beklenir. Bu tür başvuru sistemlerinde bulunan ruhsal hastalıklar, çok küçük bir kısmı haricinde, ruhsal alanda kültürel olarak görece normatif değer yargılarını temsil etmeyi hedeflemezler.

Ruhsal Hastalıklar Konseptine Yönelik Eleştiriler

Ruhsal hastalıklar ve bu tür hastalıklarla ilgilenen sağlık kuruluşlarına ilk eleştiri getiren kişilerden biri Michel Foucault olmuştur. Foucault, psikiyatri sığınma yerlerinin öteden beri güç sahibi kişilerin faydalandığı ve akılcılık modellerinin uygulanması ile ortaya çıkmış yerler olduğunu öne sürmüştür.

Bu model, toplumun pek çok üyesinin akılcı birimin çevresinden uzak tutulmasına neden olmuştur. Bu sığınma yerleri, toplumun istenmeyen bu insanları bir arada tutan ve var olan güç ilişkilerini daha da kuvvetlendiren yapılar olarak hizmet etmiştir.

Bunlar tıpkı ırk, cinsiyet, sosyal sınıf ya da cinsel eğilim gibi kavramlara benzer şekilde aynı sosyokültürel hedeflere hizmet eden birer sosyal yapı olarak ön plana çıkmaktadırlar. Yani ruhsal hastalıklar, belirli bazı insanların ve kurumların sahip oldukları güçleri korumaları ve genişletmeleri için birer araç haline gelmektedir. Aynı zamanda bu hastalıklar bu gücü elinde bulunduranlar tarafından yapılan tanımlamalar doğrultusunda sosyal düzeni korumak amacıyla da kullanılmaktadır.

Michel Foucault

Ruhsal Hastalıklar Konsepti Konusunda Yapısalcı Yaklaşımı

Ruhsal hastalıklar alanında yapısalcılar (konstrüktivizm ekolünü benimsemiş kişiler), bu hastalıklarla ilgili sosyal yapısal konseptin işler olduğu farklı pozisyonlara sahip olabilirler. En az radikal görüşlere sahip yapısalcılar, insan davranışlarını etiketlemek için kullanılan ideal kurumları aslında kültürlerin dikte ettiğini öne sürebilirler.

Bu bakış açısından değerlendirildiğinde, davranışsal sendromlar aşağı yukarı her kültürde görülen bir konsept niteliği taşımaktadır. Yani her kültür, bu sendromları birer “hastalık” haline dönüştüren bir ideal kurum konseptine sahiptir. Diğer bazı kültürler ise farklı değerler doğrultusunda bu sendromları çeşitli gruplara ayırabilirler.

Örnek olarak, bizim “depresif” olarak nitelendirdiğimiz bir dizi davranış, aslında doktorlar bunları (çeşitli nedenlerden dolayı) bir grup haline getirdikleri için bu şekilde adlandırılmaktadır. Bir davranış türünün, duygunun vb. belirli bir sendromla ilgili olarak gruplandırılmasının tek nedeni, doktorların bu şekilde gruplar yaratmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Başka bir sağlık problemi ile ilgili olarak, örneğin bir kalp krizinin ne tür davranışlar sonucu oluştuğunu incelediğimizde, bu durumu meydana getiren tarihsel verilere ulaşmak son derece kolay olacaktır. Ancak ruhsal hastalıklarda gruplama yapabilmek için gerekli klinik ve bağımsız bir açıklama yapmak mümkün değildir.

Bu açıdan bakıldığında, sendromlar Ian Hacking’in “interaktif tür” diye adlandırdığı kavrama benzemektedirler. Doğal türler dünyada yargılardan bağımsız bir gruplandırma yapılabilecek türlerdir. Ancak öte yandan interaktif türlerde ise kişiler belirli bir vizyon içerisinde kendi tecrübelerini yaşar ve bu türe uyum sağlamak için duygularını ve hislerini değiştirirler.

Ruhsal Hastalıklarda İnteraktif Tür Örnekleri

Çoklu kişilik bozukluğu (yeni adıyla Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu – DKB), bu tür içinde kabul edilebilecek bir bozukluktur. Diğer bir deyişle çoklu kişilik bozukluğu, nörobilimcilerin keşfedebileceği insan nörolojisi hakkında basit bir gerçek değildir.

Çoklu kişilik bozukluğu konsepti tespit edildiğinde pek çok kişi bu çerçevede etiketlenecektir. Daha sonra bu tıbbi görüşe dayanarak beyinde bu sorunu ispatlayacak herhangi bir kanıt bulunmadan hastalığın teşhisi bu şekilde konulacaktır.

İşte bu detay ruhsal hastalıkların felsefe içinde daha normal, daha az özcü ve hatta çoğulcu yaklaşımları benimseyen alternatif çözümleri engelleyici bir nitelik taşımaktadır.

Sonuç olarak, ruhsal hastalıkların felsefesinin bizleri pek çok açıdan eğiten bir bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda, bir kişiyi tıp çerçevesinin dışında ve iyatrojenik etiketlerden uzaklaşarak anlama ve bu alternatif bakış açısı sayesinde ilerleme şansını yakalayabiliriz.