Psikopatoloji ve Sinema: Gerçek mi Kurgu mu?

Nisan 30, 2019

Psikopatoloji filmlerde oldukça yenidir. Sayısız film bize psikologlar, psikiyatrlar ve hepsinden öte akli bozukluk yaşayan insanlar hakkında hikayeler anlatmıştır. Hikaye çizgisi direkt olarak psikopatoloji ile ilgili olmasa da, psikoloji her karakterde doğrudan var olan bir konudur.

Gerçek şu ki; psikolojik bozukluklar ve belirtileri ya da hasta ve uzmanlar arasındaki ilişkiler her zaman ekranda açıkça gösterilmez. Sıklıkla böyle şeyler filmi daha etkili hale getirmek için genişletilir veya şişirilir. Bu eğilim senaristleri, yönetmenleri ve oyuncuları bilimin gerçeklerinden uzaklaştırır. Dolayısıyla imajı saptıran bir anlatım sergileyen yöne doğru kayarlar.

“Eğer psikiyatri olmasaydı, filmler onu icat etmek zorunda kalırlardı. Ve bir anlamda bunu yaptılar.”

– Irving Schneider

Sürpriz faktörü elde etmek için çelişkiler

Günümüzde hepimiz bazen her şeyi bir miktar zirveye taşımanın gerekli olduğunun farkındayız, bu nedenle seyircinin ekranda gördüğü şey aslında çok etkili ve güçlüdür. Genellikle, sinemaya bilgi edinmekten çok eğlence arayışıyla gideriz. Film izleyenler hakkında bilgi edinmek için şu üç ana görüşü incelemeliyiz:

  • Şiddet ve saldırganlık çoğunlukla zihinsel hastalıklarla ilişkili olan davranışlardır. Psikolojik sorunları olan birçok film karakteri bu bozukluğuna hiçbir çare bulunamayan karanlık bir saldırgan veya sadist yönüyle ortaya çıkar. Akıl hastalığı olan kişinin bu negatif tasviri bu rahatsızlığı olan kişilerin ne kadar “tehlikeli” olabileceğiyle ilgili sosyal bir lekedir. Ancak bu gerçeklerden son derece uzaktır.
  • Psikopatoloji kitaplarında benzer semptomları ve özellikleri olan birçok farklı hastalık bulunmaktadır. Bu hastalıkların tanımları birbiriyle örtüşmektedir. Örneğin, filmler sık sık bipolar bozukluk ile borderline kişilik bozukluğunu karıştırır. Filmlerde her zaman depresif veya manik vakalar doğru bir şekilde gösterilmez. Hatta bazı filmlerde aşk akıl hastalığına bir tedavi şekli gibi anlatılır.
  • Filmler bir terapistin imajını çarpıtılmış bir şekilde temsil eder. Psikiyatr Pilar de Miguel sinemada profesyonel kişilerin ya gerçekten iyi ya da gerçekten kötü tedavi uyguladıklarını ifade etmiştir. Filmlerde genellikle uzman kişilerin hastalarına profesyonel sınırları koymada yetersiz olduklarını görürüz.
psikopatoloji

Bu bahsedilenlerin yanı sıra, psikolojiyi geçerli ve doğru anlatan filmler de vardır. Dramatik unsurlara vurgu yapılmasını ve böylece hikayelerin ve duyguların güçlendirilmesini anlayabiliriz. Belki izleyicinin unutmaması gereken şey, bir filmin akıl hastalığı kadar karmaşık bir şeyi asla tam olarak anlatamayacağı gerçeğidir.

Benden Bu Kadar (As Good as it Gets)

Benden Bu Kadar, hepimizin obsesif-kompulsif bozuklukla (OKB) ilişkilendirdiğimiz bir filmdir. Bu ilişkiyi filmin kahramanının genellikle OKB belirtileriyle karakterize edildiği için yaparız.

Çabuk öfkelenen Melvin, bizi bu sıkıntıların hepsinin aynı kişilik özelliklerini taşıyan bir bozukluktan dolayı olduğuna inandırır. Ancak onun hoş olmayan belirtileriyle bir obsesif-kompulsif bozukluğun belirtilerini ayırt etmek bizim işimiz. Bu semptomlar filmde gösterilen aşırı temizlik, simetri ve tekrarlama alışkanlıklarını kapsar.

“Dr. Green bana nasıl obsesif-kompulsif bozukluk teşhisini koyarsınız ve burada yoktan ortaya çıkarsam şaşırır mısınız?”

– Melvin

Filmin galası yapıldıktan sonra seyircilerin büyük bir kısmı obsesif-kompulsif bozukluğu olan kişileri hoş olmayan ve huysuz insanlar olarak düşündü. Bu yanlış inançlar beraberinde biraz sevgi ve iyi arkadaşlık ilişkilerinin hastalığın belirtilerini azalttığını veya yok ettiğini de barındırıyordu. Filmler bu fikirlerin doğru olduğuna bizi inandırır. Ancak bu doğru değildir.

Göklerin Hakimi (The Aviator)

Martin Scorsese’nin Göklerin Hakimi adlı filmi, Leonardo DiCaprio tarafından oynanan ve hayatının bir kısmında milyoner, yapımcı ve girişimci olan Howard Hughes’in hayatını anlatır.

Psikopatoloji açısından bakarsak bu film obsesif-kompulsif bozukluğun oluşumunu çok başarılı bir şekilde anlatır. Her şey çocuklukta annenin çocuğu için duyduğu aşırı hastalık endişesiyle başlar. Howard çok tuhaf ve çılgın bir çocukluk dönemi geçirir. Onun yetişkinliği de takıntılarla ve baskılarla doludur.

Filmde Howard Hughes’in mikroplardan ne kadar korktuğunu görürüz. Gittiği her yere sabununu götürmektedir ve enfeksiyondan kaçındığına emin olana kadar takıntılı bir şekilde ellerini yıkamaktadır.

Filmin konusunun geçtiği tarihte böyle bir bozukluğu açıklayacak hiçbir tanım olmadığı için doktor da onu tedavi edemez. Bununla birlikte hastalığına sebep olan bütün semptomlar ve yaşadığı sıkıntılar (filmde mükemmel işlenmiştir) onun büyük oranda sıkıntı çektiğini göstermektedir.

Leonardo DiCaprio

Akıl Defteri (Memento)

Bu Christopher Nolan filmi hakkında konuşmadan ve başarısından bahsetmeden önce ileriye dönük amnezinin ne olduğunu anlatmalıyız. Geriye dönük amneziden, yani geçmişte olanları unutma, farklı olarak bu bozukluk bizim yeni şeyleri öğrenmemizi ve ezberlememizi engeller. İleriye dönük amnezi yaşayan kişi yaşadığı olaylar meydana geldiği anda olanları unutur, çünkü bu tür kişiler bilgileri uzun dönem hafızalarında tutma yetisine sahip değillerdir. Onlar için hiçbir şey geriye kalmaz, çünkü mekansal-zamansal yönelim bozukluğu yaşarlar. Onlar için her an aynıdır, defalarca aynı anı yaşarlar.

Film hakkında fazla açıklama yapmadan ve hikayesini anlatmadan diyebiliriz ki; Akıl Defteri kesinlikle hafıza bozukluğu yaşayan bir kişinin çektiği sıkıntıları yansıtır.

Film boyunca kahramanın hayatında ne olup bittiğini çözebilmek için notlarla, fotoğraflarla ve dövmelerle kendine göre bir sistem geliştirdiğini öğreniriz. Onun stratejisi hatırlamaktan ziyade doğrulamak içindir. Yönetmenin hedefi izleyicinin filmin kahramanı ve yaşadığı ani şaşkınlık üzerinde yoğunlaşmasıdır. İlk başlarda yönetmen bunu başarıyor gibi görünür.

Akıl Defteri ileriye dönük amneziyi tam olarak yansıtmasa da, bize kahramanın sürekli belirsizliklerini ve kafa karışıklıklarını belirgin bir şekilde gösterir.

“Sadece geriye doğru işleyen bir bellek zayıf bir bellektir!”

– Lewis Carroll

psikopatoloji

Sonuç olarak sadece eğlencenin ötesinde sinema bilgiye, hayale ve empatiye açılan bir kapıdır. Bu da hikayelerden ve karakterlerden dolayıdır. Başka insanların yerine kendimizi koymak kurguyla bile olsa filmlere ve kitaplara teşekkür etmemizi gerektirir. Bundan sonra psikopatoloji konusuna daha çok eğilmek istiyorsak, bilimsel kitaplara ve uzmanların bilgilerine yönelmeliyiz.