Bilime Göre İnsan Ruhu Nedir?

18 Ekim, 2020
Bilim, gün geçtikçe, insan ruhunun varlığını açıklamaya daha da yaklaşıyor. Bu, birçok insanın zamanın başlangıcından beri merak ettiği gibi, büyüleyici bir meydan okuma.

İnsan ruhu uzun süredir bir gizem oluşturuyor ve bununla ilgili birçok hipotez de bulunuyor. Bununla birlikte, çeşitli akademik disiplinler de sürekli olarak bu durumla ilgili akıllardaki sorulara cevap vermeye çalışıyorlar. Bugünkü yazımızda, bilime göre bu konuda hangi sonuçlara ulaşıldığı ve bilim insanlarının bu konuyla ilgili neler söylemesi gerektiğini tartışıoruz.

Yani, bugünkü makalemizi okuduğunuzda, bilimsel paradigmalar, gelenekler ve karşılaşılan mevcut zorluklar hakkında bir tur atmış olacaksınız. Bütün bunlara ek olarak, Robert Lanza’nın büyüleyici biyomerkezcilik teorisi hakkında da bilgi edineceksiniz.

Bugünkü yazımızı okurken, yolunuz maneviyat ile ortaya konulan hususların da ötesine geçecek. Bildiğiniz gibi, çoğu din de bir ruhun varlığından söz ediyor. Peki sizce bilim insanlarının bu konudaki duruşu hangi noktada? Şu anda bu paradigma ile nasıl ilgileniliyor? Eğer bunu merak ediyorsanız, öğrenmek için okumaya devam edin.

Bilime göre insan ruhu diye bir şey var mı?

Bir insan ruhunun varlığı fikri, ölümden sonraki yaşam hakkındaki inançlarla ilgili aslında. Bu ruh fikri, sonsuz yaşam inancıyla bağlantılı. Ayrıca birçok insan, ruhun kişinin düşündüğü ve hissettiği dünyayı yöneten bir rehber olduğuna ve bedenden bağımsız olarak iş gördüğüne inanıyor.

Kuşkusuz ki, ruh kavramı, ona hitap eden bağlam, din ve disipline bağlı olarak değişecektir. Bu kurumların ruhani boyutla ilgilendiği öne sürüldüğünden, tarih boyunca, ruh konseptine yaklaşım çoğunlukla dinsel bağlamda olmuştur. Bir ruhun varlığını açıklamayı dinler kendilerine vazife olarak almış gibi görünüyor.

Dinler, ruhsal konulara olan bağlantılarından bağımsız olarak, varlığın katmanlarının doğum, ölüm, farklı bilinç durumları, hafıza ve hayal gücü ile ilişkili gizemler arasında olduğu sonucuna vararak bir ruh fikri hakkında tartışıyorlar. Böylece, aslında dinler, ruhun bir tür yaşamsal güç veya bir dürtü gibi olduğunu öne sürüyorlar.

Bilime göre insan ruhuyla ilgili paradigma

Filozof ve bilim tarihçisi Thomas Kuhn’a göre, bilimsel bir paradigma, bu türden evrensel olarak tanınan ve gerçekleştirilmiş şeylerin bir kümesi. Paradigmalar, bilim camiasında sorun ve çözüm modelleri üretmenin yanı sıra eleştiriye de tabidir.

Mevcut bilimsel paradigmalar, genellikle ruhsal boyutu tanımıyorlar. Aksine, bilimsel paradigmalar, bir ruha ihtiyaç olmadığına işaret ediyorlar. Aslında, bu paradigmalar, yaşamı karbon veya proteinlerin aktivitesi vb. ile ilgili denklemlerle açıklama eğilimindeler.

Bir açıdan bakınca, din, ruhun varlığına manevi bir bakış açısıyla cevap veriyor. Onu herşeyin ötesinde olan ve cisimlerden bağımsız olan olgular ile ilişkilendiriyor dinler. Öte yandan bilim, eğer ruhu hesaba katacaksa, onu materyalle ilişkilendirmeye çalışıyor. Başka bir deyişle, ikinci bahsettiğimiz olgu, ruhu zihin olarak anlıyor. Hatta, en azından şiirsel bir bakış açısıyla, onu biliş ve bilinç kavramına indirgiyor.

Beyin ve ruh ilişkisi ne durumda

Güncel bilimsel teorilere meydan okumak

Nörobilim, insan sinir sisteminin işleyişini açıklamak konusunda ve öznel deneyimlerin nedenini ortaya koyma çabaları anlamında büyük adımlar atmış durumda. Ancak üzerinde tartışılan konu ise hala bir muamma. Bu çerçevede, ruh denen kavramın var olup olmadığı sorunu, benliğin doğasının anlaşılmasıyla ilgili diyebiliriz.

Şu anda, farklı teoriler, bu güne kadar ortaya konulmuş olan bilimsel paradigmaya da meydan okumaya başladı. Her şeyden önce fizikokimyasal anlamda bu gerçekleşiyor. Ortaya atılmış olan biyomerkezcilik kavramı da buna bir örnektir de diyebiliriz. Bu kavram, insan doğasıyla ilgili zor soruları vurgulamakla ilgileniyor. Örneğin, ruh diye bir şey olup olmadığını ya da zamanın ötesinde bir şey olup olmadığını sorguluyor.

Varlığın, kozmosun ve gerçekliğin bu yeni perspektifi, yaşamın salt atomların ve parçacıkların ötesine geçtiğine inanıyor. Bu perspektif, kuantum karmaşasını ve belirsizlik ilkesi gibi şeyleri de açıklıyor. Aslında, bazı yazarlar, dünyada insan ölçeğinde de kuantum kargaşasının meydana geldiğine işaret ediyorlar. En azından, “Büyük organik moleküllerin kuantum ilişkileri” makalesinin ortak yazarı olan Gerlich ve ekibine göre bu durum gerçekleşiyor.

Amerikalı bir bilim adamı olan Robert Lanza, biyomerkezcilik teorisini ilk ortaya atan kişi. Bu teoride, yaşam ve biyolojinin varlık, gerçeklik ve kozmos için gerekli olduğu düşünülüyor. Aslında, bilincin evreni yarattığını, yani gerçekleşen şeyin iddia edildiği gibi bunun tersi olmadığını doğrulamaya çalışıyor. Böylece, varlığın olaylarının açıklamasına fizikokimyasal yaklaşımı da göz ardı etmiyor. Bunun yerine, bu teori, biyolojik olana daha çok önem veriyor.

Bilime göre ulaşılan sonuç

Bu nedenle, uzay ve zaman, diğer bilimsel bilgi düzlemleri için varoluşla doğrudan bağlantılı zihinsel araçlar olarak ortaya çıkıyorlar. Bu meydan okuma durumu, insanları klasik anlayıştaki sezgisel modellerden uzaklaştırıyor ve zihnin veya ruhun bir kısmının ölümsüz olduğunu ve bu kategorilerin dışında var olduğunu ileri sürüyor.

Kısacası, bilimin bazı bölümleri, ruhu ya şiirsel görüşle ilişkilendirdikleri ya da bilişe indirgedikleri için tanıyorlar. Diğerleri geleneksel bakış açısıyla onu reddetmeye devam ederken, bazı güncel teoriler onun varlığını düşünmeye başlıyor. Bu da, zaman ve mekânla ilişkili olmanın doğasını açıklayan yeni keşiflerden kaynaklanıyor.

Gerlich, S. Eibenberger, S., Tomandl, M., Nimmrichter, S., Horberger, K., Fagan, P.J., Tüxen, J., Mayor, M & Arndt, M. (2011). Quantum interference of large organic molecules. Nature communications, 2(1), 1-5. https://doi.org/10.1038/ncomms1263

Lanza, R. Does The Soul Exist? Evidence Says ‘Yes’. (2011). Psychology Today. Recuperado de: https://www.psychologytoday.com/us/blog/biocentrism/201112/does-the-soul-exist-evidence-says-yes

Ruiz, F.A. (2009). ¿Sabes realmente qué es un paradigma? El Cid.