Trainspotting Ve Bağımlılık Etkisi

· Ocak 5, 2019

Trainspotting, 1996 yapımı Danny Boyle tarafından yönetilen bir İskoç filmidir; Avrupa sinemasında yeni bir dönüm noktası olan ve devam filmi T2: Trainspotting’e sahip bir film olarak bilinir. Gerçek şu ki, bu ikonik karakterleri, onların hayattaki tuhaf yansımalarını ve taşındıkları karanlık dünyayı unutmak oldukça zor. Trainspotting herkese göre bir film değil ve öyle olmaya da çalışmıyor. Tam olarak bir drama sayılmaz, ama bir komedi olduğu da söylenemez…

Trainspotting tamamen bambaşka bir şey. Uyuşturucu bağımlısı bir toplumun portresi, özellikle de eroin. Bu da, toplumun saçaklarında yaşamayı seçen ve tek düşüncesi kafasını güzel yapmak olan gerçek yirminci yüzyıl filozoflarının yardımıyla filmin bizi getirdiği nokta. Bütün bunlar kulağa biraz tatsız gelebilir, ancak filmi izlediğimiz zaman yepyeni, büyüleyici bir evren keşfedeceksiniz. Çünkü sinemada bu derinlikte ele alınmış bakış açıları nadiren karşınıza çıkar.

20. yüzyıla ait bir sanat eseri

Trainspotting agresif, doğrudan ve alaycıdır. Karakterler gerçekten iyi yazılmış ve sahneler oldukça çeşitli. Edinburgh sokakları, İskoçya’da bulunan en kötü bölge; arka planda efsanevi Lou Reed şarkısı A Perfect Day ile aşırı doz, bebekli, rahatsız edici bir başka sahne ve çok daha fazlası.

“Hemen hemen aynı zamanlarda, Spud, Sick Boy ve ben en kısa sürede eroin bağımlısı olmak için sağlıklı, belgelenmiş ve demokratik bir karar aldık.”

– Renton, Trainspotting

Trainspotting felsefesi

Filmde ağırlıklı olarak 4 karakter üzerinde duruluyor; bunların her biri çok farklı motivasyonlara ve bakış açılarına sahip:

  • Renton: ana karakter, bir gün uyuşturucuyu bırakmaya karar veren, genç bir eroin bağımlısı.
  • Spud: Renton’un arkadaşı, muhtemelen filmdeki en “bağımlı” karakter ve hayatı bu alışkanlıktan herkesten daha fazla etkileniyor. Tipik bir aptal “uyuşturucu bağımlısı”olarak karakterize ediliyor. Bununla birlikte, aynı zamanda hiç de kötü biri değil ve gerçekten bir arkadaş olarak adlandırılabilecek tek kişi aralarında o.
  • Sick Boy: sadakati çok şüphe uyandırsa da Renton’un arkadaşlarından bir diğeri. Renton’un uyuşturucuyu bırakmayı düşündüğünü öğrendikten sonra, sırf onu rahatsız etmek için o da aynı şeyi yapmaya karar verir. Tam bir film fanatiği olup ahlaki değerleri neredeyse sıfırdır.
  • Begbie: gruptaki en yaşlı ama aynı zamanda en sorunlu kimsedir. Begbie uyuşturucu bağımlısı değildir fakat şiddete eğilimi oldukça fazla olan bir karakterdir. Grubun geri kalanıyla birlikte yaşamaktadır çünkü polisten kaçar. Diğerleri ondan korkuyor gibi görünür ve o da bir çeşit lider gibi davranır.

Bize gösterilen yaşam türü bir çeşit köleliktir. Sadece faturaları ödemek, büyük bir TV’ye sahip olmak, bir partner, bazı arkadaşlar ve bir iş bulmak için çalıştığımız bir hayat. Her şey seçimlere dayalı gibi görünür, ama onlar da sadece kabul edilen sosyal normlara uyacak şekilde kurgulanmış ve kabul edilmiş, gerçekten koşullanmış seçimlerdir. O zaman, bunları seçmek istemeyenlere ne olur? Tamamen sistemin dışında yaşamayı tercih ederler.

“Şimdiye kadar yaşadığınız en iyi orgazmı düşünün ve binle çarpın; yakınına bile yaklaşamayacaksınız.”

– Renton, Trainspotting

Bağımlılığın sonuçları

Renton için, bir hayatı seçmek ve sosyal modeli takip etmek hiç de kolay değil; aslında ona göre tüm bunlar sıkıcı ve boş. Bu nedenle bir bağımlı olmaya karar verir; bu şekilde hayattaki tek endişesi uyuşturucu için para bulmak olacaktır. Trainspotting bizi hayattaki farklı bir felsefeye yaklaştırır. Bizi bir bağımlının bakış açısına taşır. Renton’un kendisi, seçiminin çok basit olduğunu açıklar. Sadece zevk için ve başka bir şey nedene sahip değildir. Tabii ki bağımlılığının sonuçlarının sadece kötü olacağını ve o dünyaya girerken büyük bir risk aldığını o da biliyor. Bütün olacakları biliyor ama yine de girmeye karar veriyor.

Bütün bunlar bir çeşit çağdaş hedonizm, kabul edilen her şeyin dışında olan bir hayat. Mutluluğun ve yaşamın amacının tek bir kelimeyle özetlendiği bir yaşam: zevk. Ve bu mutlak zevk için aracı ise uyuşturucu kullanmaktır.

Hayata dair farklı bir bakış açısı

trainspotting

Bu saf zevk arayışına rağmen, Renton, her bağımlının ya da neredeyse herkesin, bir noktada uyuşturucudan uzaklaşmaya, gerçek dünyaya dönmeye ve tekrar “normal” bir hayata başlamaya karar verdiğini açıklıyor. Filmde bu kararı anlamada çok önem taşıyan bir banyo sahnesi vardır. Bu, Renton’un hayatının bir tür portresidir. Son derece tatsız bir sahnedir fakat aynı zamanda çok da karmaşıktır. Banyo aslında Renton’un hayatının bir yansıması ve eroinle olan ilişkisidir.

Trainspotting bize yaşam üzerine farklı bir bakış açısı verir ve bu seçeneğin arka planını açıklar. Bu karakterler için, gerçek dünya kölelik ve mutsuzlukla eş anlamlıdır. Bu nedenle yaptıkları, bu gerçeklikten kaçmaya karar vermek ve kendilerini yeni bir ruh haline sokmaktır. Bu sisteme doğrudan tepki olarak ortaya çıkan başka bir yaşam biçimine.

“Bağımlı olduğunuzda sadece bir endişeniz vardır: bir doz eroin; çünkü ayıldığınızda aniden bir sürü başka bok hakkında endişelenmeniz gerekir.”

– Renton, Trainspotting

Trainspotting ve bağımlılık

Trainspotting, bizi bir uyuşturucu bağımlısının hayatının gerçekliğine ve daha önce hiç görmediğimiz ancak gerçekte var olan bir “yeraltı dünyasına” sokar. Trainspotting uyuşturucu için yazılan bir övgü değil, daha ziyade bir neslin ve madde istismarının onun üzerindeki etkilerinin portresidir. Eroin yirminci yüzyılın sonlarında bir tür salgın halini almıştı ve birçok genç onun bağımlısı oldu ve sadece direkt olarak değil, HIV gibi hastalıkların yayılmasına yol açarak sayısız insanın yaşamına mal oldu. Tüm bunlar, karakterlerin felsefi yansımaları ile birlikte, Trainspotting’de anlatılır.

Trainspotting Renton’un yolculuğudur. Yani bir bağımlının yolculuğu. Başlangıçtaki zindelik hissi ve aşırı mutluluktan, sefalete ve daha sonra umutsuzluğun derinliklerine doğru bir dalış. Hikayesinin ortasında, Renton, bir ilişki yaşamaya başladığı genç bir kız olan Diane ile temasa geçer. Bu kız, çok genç olmasına rağmen, Renton için bir tür vicdan anlamı taşıyacaktır. Hayatına biraz da olsa gerçeklik getiren kişi o olacaktır. Dünyanın değiştiğini, dinlediği müziğin artık modaya uygun olmadığını ve uyuşturucu dışında başka olasılıkların da var olduğunu görmesini sağlayacaktır.

Uyuşturucuların değişen dünyası

trainspotting

Dünyamız aşırı bir hızla ilerliyor. Çevremizdeki her şey değişiyor. Ancak Renton’un ve arkadaşlarının yaşadığı dünyada, zaman durmuş gibi görülüyor. Çevrelerindeki her şeye kayıtsız ve devam eden şeylerden habersiz bir şekilde yaşıyorlar. Tüm bu değişiklikler uyuşturucu dünyasında da ortaya çıkıyor. Yirminci yüzyılın sonunda, temel uyuşturucu eroin iken, şu anda, günümüzde kokain gibi diğer maddeler daha fazla rağbet kazandı. Diane, Renton’u bu konuda zaten uyarmıştı ve devam filmi olan T2: Trainspotting’in bu durumu oldukça iyi yansıttığını görürüz.

Trainspotting, aynı zamanda, detoksifikasyonun zorluklarına da daha yakından bakmamızı sağlıyor. Renton, yoksunluk semptomlarıyla başa çıkmak için elinden gelenin en iyisini titizlikle hazırlar. Aralarında Valium’un da bulunduğu, “anti-yoksunluk” ürünlerinden oluşan bir cephaneyle kendini eve kapatır. Renton, “kendine özgü sosyal olarak kabul edilebilen şekliye” bir uyuşturucu bağımlısı olan annesi sayesinde bunu başardığını söylüyor. Filmde bu şekilde bazı ilaçlara bağımlı olanlar hakkında yorum yapıyor.

Trainspotting, kesinlikle her şeyi kapsayan ve çok cesur bir şekilde uyuşturucu bağımlısı olanların perspektifine adım atar. İlk temastan itibaren, safi bağımlılık ve detoksifikasyon; daha sonra nüksetme ve neredeyse şiirsel denebilecek bir aşırı doz aracılığıyla. Hiç hoş olmayan bir konuyu kullanarak, Danny Boyle, çoğumuza muhtemelen tamamen yabancı olan bir gerçeği anlamamızı sağlayan, büyüleyici bir film yapmayı başarıyor.

“Hayatı seçmemeyi seçtim; başka bir şey seçtim. Ve nedenler mi? Neden falan yok, eroin varken nedenlere kimin ihtiyacı var?”

– Renton, Trainspotting