Mulholland Çıkmazı: Bir Işık ve Gölge Labirenti

Şubat 14, 2020
Moulholland Çıkmazı, hem bayılacağınız hem de aynı zamanda nefret edeceğiniz bir film. Film bir yandan kayıtsız kalamayacağınız, diğer yandan da size yeni bir şeyler öğreten bir niteliğe sahip. Belki de bu filmin şifrelerini çözmeye çalışmak yerine tutku, hayaller ve yanlışlıklar labirentine kendinizi bırakmanız daha iyi bir fikir olabilir.

Mulholland Çıkmazı (2001), İkiz Tepeler adlı yapımın da yaratıcısı olan David Lynch’in en bilinen filmleri arasında bulunmaktadır. Neredeyse diğer tüm filmlerinde olduğu gibi Lynch, bu filmde de kimsenin kayıtsız kalamayacağı ve tüm izleyiciler üzerinde hem hayranlık hem de aynı oranda şaşkınlık uyandıran bir sunumu sinemaya kazandırmıştır.

Aradan geçen zaman, Mulholland Çıkmazı‘na içinde bulunduğumuz yüzyılın en iyi filmlerinden biri olma unvanını vermiş durumda. Elbette bunu söylerken herkes adına konuşmamız mümkün değil.

Filmin yapısı nedeniyle kısa bir özetini yapmak oldukça zor. Ancak her şeyin, genç bir kadının ilginç bir biçimde ölümden kurtulması ile başladığını söyleyebiliriz. Bu kurtuluşun ilginç ve biraz da şüpheli olmasının nedeni, kadının arabayla seyahat ederken yaptığı kazada hayatını kaybetmemesi ve araba parçalanmış olmasına rağmen buradan sağ çıkması.

Çantasında sadece bir miktar para ve küçük mavi bir anahtar bulunan kadın, kimliğini anlamasını sağlayacak herhangi bir şeye sahip değildir. Kaza sonrası hafızasını yitirir ve kendine ait olmayan bir evde saklanmaya başlar.

Diğer yandan, Betty ümit vadeden bir aktristir. Halası Los Angeles’ta bulunan evini kullanması için ona ödünç vermiştir. Yeni evine gelen Betty, burada kendine Rita adını vermiş olan yaralı kadınla karşılaşır.

Bu andan itibaren Rita’nın kim olduğunu bulma macerası da başlamış olur. Bu macera içinde izleyici, kahramanların en gizli tutkularının içine düşer ve sonunda hiç ilgisiz bir konuyla baş başa kalır. Filmin başlangıcındaki o heyecanlı hikaye, tam anlamıyla bir karanlığa ve adeta bir cehenneme dönüşür. Bu aşamadan sonra artık çözülmesi gereken bir dizi gösterge ve şifre ile karşı karşıya kalırız.

Mulholland Çıkmazı, aslında bir dizi olarak düşünülmüş, ancak ilk bölümü ile şok olan yapımcılar bunu bir sinema filmine dönüştürmek zorunda kalmışlardır.

Belki de bu noktadaki esas problem, filmi doğrusal ve sıradan bir bakış açısıyla görmeye çalışmaktan kaynaklanıyor. Yani, filmi izlerken insanın içini dolduran duygular ve hislere kendimizi bırakmak yerine, son bir açıklamaya ulaşmak ve bütünlüğü anlamaya çalışmak sorunun asıl kaynağını oluşturuyor.

Peki neden bize her şeyin açıklanması gibi bir beklenti içine giriyoruz? Bu yazıda, filme yönelik herhangi bir açıklama yapmaya çalışmayacağız. Bunun yerine filmin bazı kilit noktalarına odaklanacağız.

Açıklama Yapmak Neden Gereksiz?

Mulholland Çıkmazı, gerçek anlamda şaşkınlık veren ve kafa karıştıran bir film. Bir şekilde rüyalarımızla bağdaştırabileceğimiz bir özelliğe sahip. Yıllar içinde filmin konusu ve yapısı ile ilgili çeşitli açıklamalar yapılmaya çalışıldı. Geçen zaman içinde kimi görüş ve fikirlerin diğerlerine oranla daha fazla ağırlık kazandığı görülse de, gerçek şu ki, filmin yaratıcısı olan Lynch bile film hakkında herhangi bir açıklama getirmemeyi tercih ettiğini ifade etmiştir.

İstediğimiz bilgiye rahatlıkla ulaşabildiğimiz bir çağda Mulholland Çıkmazı gibi bir filmi yeniden izlemek insanın kendini yenilemesi için güzel bir seçenek gibi duruyor. Çünkü film, insanı gözlerinin hemen önünde olan şeyler konusunda bir cevap bulmaya teşvik ediyor.

Sanat, her zaman sözcüklerle açıklanabilir bir olgu olarak görülmemeli. Yani kimi zaman, bizi başka bir boyuta taşıyan ve belirli bir duyguyu uyandıran niteliklerinin de farkında varmamız gerekiyor.

Kısa bir süreliğine bir tabloyu, müzik eserini ya da belki bir şiiri düşünelim. Bu sanat eserleri her zaman çok açık birer mesaj vermezler. Ancak bu durum pek umurumuzda da değildir. Sadece bu sanat eserinin keyfini sürer ve kendimizi onun hissettirdiği duygulara bırakırız. İşte sinema da benzer bir etki yaratabilir ve sadece bir eğlence aracı olarak görülmemesi gerekir.

Yine de Mulholland Çıkmazı’nın kendimize pek çok soru sormamıza ve yaşadığımız çevreyle ilgili farklı tartışmalara yol açtığı gerçeği aslında eğlenceye giden bir yol özelliği taşıyor.

Lynch’in filmografisine baktığımızda genellikle hayal ürünü yapımlara imza attığını görüyoruz. Bu bağlamda, bu filmi de aynı şekilde hayali bir bakış açısından görmek doğru olacaktır. Rüya gördüğümüzde, zihnimizde beliren resimler ve hikayeler birbirinden kopuk bir şekilde ortaya çıkar. Ancak bunlar birer rüya olduğu için bu şekilde ortaya çıkmalarında herhangi bir mantıksız durum aramayız. Ancak uyandığımızda, rüyamızda gördüklerimizi birine açıklamaya çalışmak oldukça zor bir iştir. Çünkü rüyaları görmek, bunları kelimelere dökerek yapısal olarak açıklamaktan çok daha kolaydır.

Mulholland Çıkmazı, rüyalarla ilgili mantığa mükemmel bir biçimde uyuyor. Tıpkı rüyalarda olduğu gibi bu filmde de bir miktar yorumlama serbestisinin olduğunu söylemek mümkün.

Mulholland Çıkmazı: Bir Tür Yanılsama

Rüya gördüğümüzde, bu rüyalara giren insanlar aslında daha önce gördüğümüz kişilerdir. Ancak bu insanları ya hatırlayamayız ya da gerçek hayatta başka rollerle karşımıza çıkmışlardır.

Benzer şekilde rüyalarımızdaki yerler de gerçek hayattan oldukça farklı bir biçimde karşımıza çıkarlar. Hatta rüya görürken hayal bile etmeyeceğimiz davranışlar sergileyebiliriz. Yani, Mulholland Çıkmazı ile rüyalarımız arasında bir paralellik kuracak olursak, bu duruma mükemmel biçimde uyan bir teoriyi yakalamış oluruz. Ayrıca filmde çok sayıda sembollerle ifade edilen detay bulunmaktadır. Hatta bu anlamda kesinlikle çok açık bir biçimde karşımıza çıkan ilginç bir yere dahi gidiyoruz: Sessizlik Kulübü.

Sessizlik Kulübü sahnesi, filmin en hipnotize edici sahnelerinden biridir. Aynı zamanda bu sahnede öncesi ve sonrası kavramları da bulunmaktadır. Eğer o ana kadar öyle ya da böyle doğrusal ve normal bir – ya da birkaç – hikaye izlediysek, bu kulübe katıldıktan sonra artık tamamen yeni bir filmle karşı karşıya olduğumuzu görürüz.

İki kadın konuşuyor

Bu garip sahne, Hermann Hesse’nin büyülü yapımı Steppe Wolf’taki Büyülü Tiyatroya benzemektedir. Bu ilginç yerde buluşan insanlar için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Belki de bu sahne, filmin kahramanının gerçekliğine giden anahtarı içermektedir. Aslında bu yere hakim olan mavi tonlar, filmin kahramanında kısa süre sonra keşfedeceğimiz belirli bir dualiteyi çağrıştırmaktadır. Mavi renk beynimize ve aynı zamanda iç gözlem dünyamıza, bu rengi daha önce hem Rita’nın anahtarında hem de Betty’nin tuttuğu kutuda gördüğümüzü anımsatıyor.

Sessizlik Kulübü

Yani anahtar kutuyu açacak ve yeni bir gerçekliğin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Birbiri ardından gelen farklı farklı hikayeler şimdi belirli bir mantık içerisinde anlam ifade etmeye başlar. Filmde daha önce gördüğümüz her şey artık yeni bir anlama kavuşmuştur. Kişilik ayrışmasını açık bir biçimde görürüz ve Sessizlik Kulübü sayesinde aslında aldatıldığımızın farkına varırız. Gördüğümüz her şeyin aslında bir yanılsama ya da bir yanlışlık olduğunu anlarız. Tıpkı sanatta, rüyalarda ve filmin kendisinde olduğu gibi.

Kulübün büyücüsü filmin kahramanı ile konuşur. Ancak büyücü aynı zamanda izleyiciler olarak bize de hitap eder ve Lynch’in gözlerimizin önüne çektiği düşten uyanmamızı sağlar.

İlk bölümdeki dedektif hikayesinden daha karanlık bir ikinci bölüme ilerleriz. Bu aşamada, hem son derece endişelendirici hem de aydınlatıcı bir dönüm noktası bulunmaktadır. Amerikan rüyasını yaşıyor gibi görünen genç Betty’nin sahip olduğu iyimserlikten Diane’nin düşüşü ve dengesizliğine, kahramanı ele geçirdiği görülen bir ikiliğe yolculuk yaparız.

Tüm erdemleri ve başarılarına rağmen, bu filmi hiç sindirememiş eleştirmenlere hala rastlıyoruz. Bunların dışında, belki başarılı olsa bile filme hak ettiğinden daha fazla değer verildiğini düşünenler de bulunmaktadır. Filmin kahramanları gerçekten olağanüstü bir performans ortaya koyuyorlar. Bu film aynı zamanda Naomi Watts’ın kariyerinin başlangıcı olma niteliğini de taşıyor. Filmde Watts, canlandırdığı bir parlayıp bir sönen karakter ile mükemmel bir iş çıkarıyor.

Mulholland Çıkmazı adlı bu filmin gerçek anlamda bir yapboz olduğunu inkar edemeyiz. Ayrıca son derece subjektif bir biçimde sonlanan film, onunla diyaloğa girmeye çalışan izleyiciler için bir egzersiz niteliği taşıyor. Kısacası film, tutkular ve aldatmaları da barındıran, zihinlerimiz için tam bir davetiye ve yanılsamaya neden olan bir yapboz görünümü sunuyor.

“Bando yok, bando yok, il n’est pas d’orchestra.”

– Mulholland Çıkmazı