Depresyon: Beynimizdeki Kimyasal ve Duygusal Kaymalar

Eylül 2, 2017

Depresyon, geçip giden günlerin bizleri yavaş yavaş beraberinde sürüklediği bir durgunluk halidir. Artık dökecek bir gözyaşımız kalmasa da, kana kana ağlamak istediğimiz, ufacık bir tebessüm için bile bir umudumuzun kalmadığı, sanki ölüyormuş gibi yaşadığımız zamanların bütününü depresyon olarak adlandırıyoruz.

Bu tanım, bir çok insanın yakından tanıdığı bir hissiyatı açıklamaktadır. Muazzam derecede karmaşık ve kendine has bir duygu sarmalı içerisinde, yitip gitmiş bir ruh haline işaret eden depresyon, büyük bir halk sağlığı problemidir. DSÖ’ye (Dünya Sağlık Örgütü) göre, önümüzdeki birkaç yıl içerisinde, depresyonlu kişi sayısında artış görülecektir.

Gülersin, ama mutlu değilsindir. Ağlarsın, ama bir damla bile gözyaşı dökemezsin. Nefes alırsın, ama kendini hayatta hissetmezsin. Anlamasan da, içinde bulunduğun duruma depresyon denir. İnanmasan da, böyle olmasını sen istemedin.

Depresyona bakış açısı ile ilgili dünya çapında büyük gelişmeler oluyor. İktidar sahipleri, bu rahatsızlığın ekonomik rakamlarına odaklanırken (zihinsel sağlıkla ilgili tedaviler, bir ülkenin GSYİH’sinin % 4’ü kadar maliyete karşılık gelebilir) doktorlar ve psikiyatrlar, hastalığı önlemenin önemine vurgu yapıyor. Hastalığın nasıl tedavi edileceğini bilsek de, şu ana kadar hiç kimsenin beyninde meydana gelen kimyasal ve duygusal tepkimeler sebebiyle ortaya çıkan çıkmazları engelleyebildiği görülmemiştir.

Şimdi sizler ile, akıl sağlığımızın ve duygusal açıdan huzurlu bir yaşam sürmemizin önündeki bu ilginç engele biraz daha yakından bakalım.

Depresyon, sessiz bir hastalık

Depresyona bir gecede girilmez. Hiç kimse ne bu hastalığın gündelik hayatının bir parçası olmasını ister, ne de hayatının temel ritminden,kendisine mutluluk veren duygulardan, huzurlu bir yaşamdan kopukluk yaşamayı tercih eder. Depresyonun oluşum hızı oldukça yavaştır. Bizi çaresizliğe, kötü ruh haline, kötümserliğe ve tepki yetersizliğine götürene kadar, ağır ama emin adımlar ile ilerler.

Londra Üniversitesi Ruh Sağlığı Bilimleri Bölümü profesörü, psikiyatr Michael King, ünlü PredictD testinin oluşturulması aşamasında görev alan bir kaç isimden biridir. Bu test, depresyonun gelişim riskinin tahmin edilmesi açısından geliştirilmiştir. King’in de dediği gibi, günümüzde bu hastalık hala çok belirsiz bir şekilde gelişim göstermektedir.

Bu alanda yapılan farklı çalışmaların ortaya çıkardığı gibi, depresif bozuklukları olan bireylerin yaklaşık % 50’sinin herhangi bir tedavi görmediği ya da, her bir hastanın bireysel ihtiyaçları için en iyi tedavi türünü almadığı bilinmektedir. Bu durum, binlerce insanın, kendi kişisel sorunları ile boğuşurken, hayatlarındaki bir takım kaymalar olmasına sebebiyet verir. Bunun bir yansıması olarak, dünyanın dört bir yanındaki binlerce insan, acı ve kederlerine bir son vermek için, maalesef, intiharı tercih etmek zorunda kalıyor. Bu gibi durumlarda ya intihar bir çözüm aracı olarak görülüyor ya da birey, depresyonun nükseden halleri ile yaşamaya çalışıyor.

Beyin hayattan koptuğu zaman

Maneviyata daha fazla önem veren düşünce tarzlarına göre, her bir insanin “titreşme” yeteneği vardır. İnsanların, belirli bir içsel müzik yayma kapasiteleri ile birlikte, kişilikleri ile uyumlu insanlara, mekanlara ve aktivitelere uyum sağlama ve bağlanma olanakları vardır. Bu içsel “melodi” aktif, tutkulu, meraklı bir beynin dışa yansımış halidir.

Depresyona girdiğimiz zaman, beynin belirli bölümlerinin elektriksel dürtüleri azaldığı veya yavaşladığı için, bu içsel melodinin ‘yayın yapma’ hakkı ortadan kalkar. Daha az sinir uyarıldığı için, yarı uyuşuk bir hale gireriz. İçinden çıkılması ve dünya ile olan bağımızı tekrar kurmamızın zor olduğu, derin ve narin kimyasal bir sürüklenme hali ile baş başa kalırız.

Aşağıda bu konuyu daha yakından inceleyeceğiz.

Depresyonun beyin “yapısı” üzerindeki etkileri

Depresyonun sadece nörotransmitter bazındaki bir dengesizlikten kaynaklanmadığına işaret etmek gerekiyor. Genetik açıdan kırılganlık, duygusal faktörler ve hatta kimi tıbbi sorunlar da, şüphesiz depresyona temel hazırlayabilir. Bununla birlikte, bu bozukluğun beynimiz üzerindeki etkisi oldukça dikkat çekicidir. Şimdi bu etkilere bir göz atalım:

  • Hipokampüs: Limbik sistemin bir parçasıdır ve hafızanın, özellikle de uzun süreli hafızanın işlenmesinden sorumludur. Bu alan üzerinde yapılan birkaç araştırmaya göre, uzun süreli depresyon ya da kronik stres ile yaşamak, bu yapının boyutunda azalmanın meydana gelmesine neden olur. Sonuç olarak, hafıza kaybı ve odaklanma zorluğu yaşarız.
  • Akabinde depresyon, asetilkolin, serotonin, norepinefrin veya dopaminin duygusal dengemizi bozduğu, kırılgan ve karmaşık bir kimyasal karmaşaya temel hazırlar. Bu gibi durumlarda, uyku sorunları, herhangi bir şeye ya da birine karşı hislerimizi ya da motivasyonumuzu kaybetme ve sanki dünyanın tüm kapılarının suratımıza çarpıldığı bir duygu sarmalı ile baş başa kalma gibi bir hal içerisinde oluruz.
  • Dikkat edilmesi gereken başka bir mevzu ise talamustur. Bu yapı, duyusal bilgileri alan ve korteksin ilgili alanına ileten bir sinir alanıdır. Bu alan sayesinde konuşma ve hareket gibi işlevler kontrol edilir. Depresyonlu hastalar, çeviklik emareleri göstermede ve pozitif bir ruh hali ile iletişim kurmada görülen sorunlar ile beraber veya iletişim kurma zamanı geldiğinde gözle görülür bir derecede uyuşukluk ile yaşarlar. 

Dolayısıyla, depresyon, aklımızda ve yüreğimizde git gellere sebebiyet veren ve bizi en çok nereden inciteceğini çok iyi bilen, karmaşık yapılı bir düşmandır. Düşüncelerimiz kaotik, dağınık ve acı ile bezenmiş bir hal alır. Yıllarca sürebilecek zihinsel ve duygusal karmaşaya düşebileceğimiz bir noktaya sürükler bizleri.

Depresyonun hayatınıza egemen olmasına izin vermeyin. Sakın ola kendinizden vazgeçmeyin. Size yardım etmek isteyenlere izin verin. Ve her şeyden önce, bu sarmaldan çıkmak için sonuna kadar savaşın. Kendinizi bir kez daha umut ve mutluluk ile sarıp sarmalayın.