Sigmund Freud’a Göre Anksiyetenin 3 Türü

· Kasım 20, 2018

Sigmund Freud’a göre anksiyete bozukluğu, mental çatışmalar nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Bu durum, sahip olduğumuz enerjinin bir tür “zehirli dönüşümü”, kişinin birtakım ihtiyaçları bulunmasına karşın bunlara ulaşamaması ya da bunlarla ilgili olarak yeterince tatmin olmaması olarak ifade edilebilir. Ayrıca, manasız korkular edinmemize yol açan genellikle sakladığımız saplantılar ya da belki de kök salmış bazı travmaların kalıcı gölgeleri de anksiyeteye neden olmaktadır.

Psikanalitik yaklaşımın temellerinin atıldığı bu ilk aşamalardan (1896 yılına kadar uzanan süreç) itibaren geçen zaman içerisinde, gözardı edemeyeceğimiz bir gerçeğin var olduğunu söylememiz gerekir. Çok tartışmalı libido ve cinsel baskılama teorilerini bir tarafa bıraksak bile, Freud’a teşekkür borçlu olduğumuz diğer bir konu, kendi ifadesiyle “nevrotik anksiyete” olarak adlandırdığı sorunu tedavi etmeye yönelik gösterdiği kararlılıktır. 

“Akıl bir buz dağı gibidir, % 70’i suyun altında olduğu halde yüzer.”

– Sigmund Freud

Günümüzde bu boyuta ilişkin pek çok farklı yaklaşım kullanarak çalışmalar yapıyor olsak da, bu nörolog ve psikanalizin babası, insan aklının bilinçaltı ile ilgisini araştıran ilk bilim insanları arasında bulunmaktadır. Bu bağlamda, çok erken zamanlarda fark ettiği şeylerden biri, insan beynini ciddi bir biçimde etkileyen durumlardan birinin anksiyete bozukluğu olmasıdır. Bu duruma benzer şekilde insanı tüketen çok az durumdan söz edilebilir. Benzer şekilde çok az problemin insanın kendi hayatını kontrol etme konusunda bu denli yoğun mücadeleye girmesine neden olduğu söylenebilir.

Freud’un, bugün halen geliştirmeye devam ettiğimiz pek çok teorinin temellerini attığının altını çizmek gerekmektedir. Onun için, kişilik teorisinin tartışılmaz parçalarından biri anksiyetedir. Bu nedenle Freud, bu konuya ilişkin çok kapsamlı bir araştırma yapmış ve çalışmalarının büyük bir kısmında çok uzun süren bu yolculuğuna ilişkin düşüncelerini yansıtmıştır.

Sigmund Freud’a göre anksiyete, mental çatışmalardan kaynaklanmaktadır.

Beyninde leke bulunan kadın

Sigmund Freud’a Göre Anksiyete Türleri

Sigmund Freud’un topografik kişilik kuramına göre “Ego” (benlik), kendimizin gerçeklikle bağlantılı olan parçamızla ilgilidir. Ancak bu her zaman için kolay anlaşılabilir bir ilişkiye işaret etmez. Her şeyden önce, en derin arzularımız, içgüdülerimiz ve aynı zamanda bilinçaltında yer alan birtakım gerçeklerimizle sürekli olarak çatışmalar, kırılmalar ve anlaşmazlıklar yaşanmaktadır. İkinci olarak ise, bilinçaltında bulunan tüm bu negatif dinamikler, genellikle bazı mental rahatsızlıklara yol açmaktadır.

Sigmund Freud’a göre, anksiyete türleri üzerine konuşmak demek, mental süreçlerimizi oluşturan psişik durumlardan bahsetmek anlamına gelmektedir. Yani, yukarıda bahsettiğimiz “Ego” kavramına ek olarak “İd” (alt benlik) kavramı da bulunmaktadır. “İd” kavramı ile içgüdülerimizin ve arzularımızın yer aldığı psişik ifadeleri kastetmektedir. Benzer şekilde Ego, Üst Benliğimiz (süper ego) ile de başa çıkmak durumundadır. Freud’un yaklaşımına göre bu kavram da, bizi yargılayan, sürekli olarak tetikte bekleyen ve “büyük ağabey”i oynayan etik ve idealist kavramlar bütününü ifade etmektedir.

Anksiyete bozukluğu, tüm bu güçlerin çarpışmasının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Freud’un nevrotik davranışlar ve psikotik davranışlar olarak betimlediği kavramlara uzanan mental ve duygusal çatışmalar, bu oluşumun genel hatlarını çizmektedir. O halde, henüz psikanalizin yeni ortaya çıkarıldığı o çağlarda anksiyetenin üç türünün ne olduğuna bir göz atalım.

1. Realist Anksiyete

Sigmund Freud tarafından sınıflandırılan anksiyetenin üç türünün içinde en kolay bir biçimde belirlediğimiz “realist” anksiyetedir. Bu tür anksiyete bozukluğu, somut bir gerçeğe ya da hedefe gösterilen bir reaksiyon niteliği taşımaktadır. Tüm bunlardan da öte gerçek bir durumdur. Herhangi bir zaman dilini içerisinde, özel bazı durumlara yönelik çeşitli korkulara kapılırız: Bu korkular acılarımızdan kaçmamız konusunda bize cesaret verirler, bütünlüğümüze ve kendimizi korumamıza zararı dokunan şeylere karşı yarımcı olurlar.

Bir yangın gördüğümüzde, bir kişi bize karşı saldırgan bir tavırla yaklaştığında, bir fırtınaya yakalandığımızda ya da mantıklı bir riskin bulunduğu herhangi bir durumla karşılaştığımızda hepimiz realist anksiyete durumunu yaşarız.

Mavi tonlardaki kafa

2. Nevrotik Anksiyete

Nevrotik ya da ikincil anksiyete, olayların ya da durumların meydana geleceğini önceden tahmin etme sonucunda ortaya çıkar. Sadece zihnimizde olan ancak bunun dışında herhangi bir yerde ya da çevremizde olmayan gerçeklere, düşüncelere ve fikirlere reaksiyon gösteririz. Böylece, bu korku daha zihnimize yerleşmeden önce bir dizi savunma mekanizmasını devreye girmesi söz konusudur: endişeli olma, kaçma ihtiyacı hissetme, kontrolü kaybetme vb…

Freud, bu tür anksiyetenin kaynağını içimizdeki “İd” kavramında görmüştür. Bu anksiyete türü, hayal kırıklığı ile sonuçlanmış arzularımızda, içimize gömdüğümüz içgüdülerimizde, tatmin olma konusunda endişe duyduğumuz ve gerçek hayatta her zaman sınırlı olan duygularımızda yer almaktadır. Aynı zamanda, psikanalize göre bilinçaltımızdaki bu dürtülere ek olarak çocukluğumuzdan bu yana yakamıza yapışmış olan ve onarılmamış travmalar şeklinde betimlenebilecek korkular da bulunmaktadır. Bu yüzden, bu tip durumlar insanın mutlu olma fırsatını alıp götüren çatışmalı mental durumlar olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak bu durumlar, içimizdeki “Ego”nun serbest ve gerçek bir şekilde kendisini göstermesini engellemektedir.

 3. Ahlaki Anksiyete

Sigmund Freud’un üç tür anksiyete bozukluğu içerisinde belki de bizi en fazla harekete geçirerek canlandıran türü ahlakla ilgili olan anksiyetedir. Bunu daha iyi anlayabilmek için birkaç örnekle açıklamamız gerekmektedir. Bir çocuk düşünün. Bu çocuk belirli bir zamanda anne ve babasının kendisinden bekledikleri gibi bir çocuk olamadığı için onları hayal kırıklığına uğrattığını düşünüyor. Benzer şekilde diğer bir örnek olarak, bir çalışanın çalıştığı şirketin beklentilerini karşılayamadığını hissettiğini düşünün.

Anksiyete bozukluğuna yol açan bu acı, üst benliğimizin (süper ego) etkilenmesinin psikanalizi ile ortaya çıkmaktadır. Bu, hepimizin “olması gerekenleri”nin bulunduğu ve düzenlendiği iç sosyal dünyamız anlamına gelmektedir. Bunlar, “bilinçaltı buyruklarımız” ve başarılı olamamaktan ve hatta her tür cezadan duyduğumuz korku ya da utanç duygularıdır. (Prestij kaybı, sevgi noksanlığı, reddedilme, yalnız kalma vb…)

Sigmund Freud

Sonuç olarak, Sigmund Freud’un üç tür anksiyete sınıflandırmasının çok yaygın bir biçimde öğrenileceğine eminiz. Ego, İd ve Süper Ego’dan oluşan üç güç oyunu üzerinde yükselen kişilik yapısının ötesinde, bugün halen kabul ettiğimiz bir temel bulunmaktadır: mental çatışma. Anksiyete demek içsel bir kriz demektir. Gerçekliğin bizi artık aştığı bir an ve aklın anlamamızın mümkün olmadığı bir doğrultuda başına buyruk bir biçimde hareket etmesidir.

Bu sorunu yatıştırmak, bir denge durumuna getirmek, kontrol etmek ve anlamlandırmak için yeterli zaman ve stratejiye ihtiyaç bulunmaktadır. Günümüzde geçerli olan terapi temelli yaklaşımların birçoğu da bizlere aynı yöntemleri sunmaktadır.