Psikoterapi Ve Kısa Tarihi

Eylül 27, 2019
Bu yazıda psikoterapinin kökenini ve günümüze dek yaşadığı yolculuğun izlerini sizlerle paylaşacağız.

Psikoterapi, psikolojinin oldukça yeni bir dalıdır. Aslında 19. yüzyılın son çeyreğinde, insanlar ruh hastalıklarının doğaüstü güçler yüzünden meydana geldiğine inanmayı nihayet bırakmaya başladığı zaman ortaya çıkmıştır. Bununla beraber, net bir biyolojik açıklaması olmayan insani olaylara toplum her zaman ilgi duymuştur.

Eğer psikoterapinin izlerini en başına dek takip ederseniz doğal olan her şeyin bir ruhu olduğundan bahseden kabile toplulukları görebilirsiniz. Bu topluluklar animizme inanmışlardır ve enteresan bir ruh tarafından ele geçirildikleri için hastalandıklarını düşünmüşlerdir. Sonuç olarak, tedavi yöntemleri; kayıp ruhu onarmak, şeytan çıkarma, günah çıkarma ve kuluçkaya yatırma olmuştur.

Sonraları, Yunanistan’da ve antik dünyada modern psikoterapi ve rasyonel düşüncenin kökenini, aynı zamanda felsefe ve tıbbı bulursunuz. Bu bağlamda Aristoteles “büyü” sözcüğünün farklı kullanımlarını tanımlamıştır. Bu, insanlarda bir değişiklik yaratan çok güçlü bir sözcüktür.

Plato, güzel konuşmanın beden ve ruh için faydalı olduğunu iddia etmiştir. Tutkular, rüyalar ve bilinçaltına dair gözlemleri, Freudyen düşüncenin öncülerinden olmuştur.

Antik filozoflar

Psikoterapinin tarihinden bahsedip Hipokrat ve Galen’den bahsetmemek olmaz.

  • Corpus Hippocraticum, modern tıbbın kilometre taşlarından biridir. Hipokrat, hastalıkları vücudun durumuyla ilişkilendirmiş ve mizaç ile ilgili dört adet ruh hali önermiştir: asil, soğukkanlı, asabi ve melankolik.
  • Galen, Hipokrat’ın teorilerini daha da geliştirmiş ve olağanüstü, doğal ve anormal şeyler arasında bir ayrım yapmıştır.
hipokrat

Orta Çağ’dan modern tanıma

Orta Çağ’da kilise, ruh hastalığının şeytanın ürünü olduğunu düşünmekteydi. Günah çıkarma, iyileşmenin bir yoluydu. Sonra Aydınlanma Çağı sırasında, Pinel gibi yazarlar ruh hastalıklarının manevi tedavi ile çözülebileceği fikrini sundu. Hastaları insan yerine koymak ve hastalığa karşı iyimser bir bakış açısına sahip olmak daha popüler hale geldi.

Yukarda bahsettiğimiz gibi psikoterapi 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Cobbe “psikoterapist” terimini, iyileşmeye inanmanın rolünü savunduğu bir yazısında kullanmıştır. Bu aşama sırasında kritik unsur, fiziksel problem içermeyen hastalıkları ayrı tutmaktır. Öte yandan insanlar hipnoz tekniğini geliştirmiş ve bunu kabul edilebilir bir yöntem olarak görmüştür. Hatta zamanla hipnoz kabul edilebilir olmakla kalmayıp tercih edilen bir yöntem olmuştur.

Hipnozun kökeni Van Helmont’un hayvan magnetizmidir. Franz Freidrich Anton Mesmer bunun esas temsilcisi olmuştur. Bu teoriye göre fiziksel bir sıvı evreni doldurur ve bu sıvıdaki bir dengesizlik bu hastalığa sebep olur. Tedavi, sıvının dengesini geri kazanmasında yatar.

Bu teoriye inananlar kendilerine “fluidistler” der ve karşıt görüşlülere de “animistler” derdi. The Marquis of Puysegur bir animistti ve hipnozu hastanın başka türlü hatırlayamadığı hatıraları hatırlamasını sağlayan bir çeşit yapay uyku olarak kullandı.

Nancy Ekolü

Ardından Braid, hipnoz sözcüğünü ortaya atmış ve “nervous sleep” olarak tanımlamıştır. Bu teoriler ve Liebault ve Bernheim’in çalışmaları sayesinde Nancy ekolü doğmuştur. Bu terapistler hastanın uyanıkken de aynı duruma erişmesine yardımcı olmak için hipnozdan vazgeçtiler. İşte bu, insanların “psikoterapi” terimini kullanmaya başladıkları anlara denk gelir.

1895 yılında Viyanalı sinirbilimci Sigmund Freud, fizikçi Josef Breuer ile birlikte Histeri Üzerine Çalışmalar adlı kitabını yayımladı. Yaptıkları çalışmada Ana O. Later adlı bir hastaya geliştirip uyguladıkları Katartik Yöntemi tarif ettiler. Psikoterapiyi düşündüğünüz zaman muhtemelen gözünüzün önüne gelen serbest çağrışım yöntemini geliştirdiler; hasta koltukta uzanır, hayatının bazı kısımları hakkında terapist ile konuşur.

Psikoterapinin yakın tarihi

carl roger

Psikoanalizden sonra bir dünya alternatif terapi yöntemi ortaya atılmıştır. Carl Rogers daha insan-merkezli bir yol geliştirmiştir. Ardından davranışçılık, psikolojik rahatsızlıklara farklı bir bakış açısı kazandırmıştır. Öte yandan Skinner ve Wolpe gibi yazarların, davranış terapisinin temellerini atması 60’lar 70’lere dek sürmüştür.

Maslow’un hümanist psikolojisi ve onun ihtiyaçlar hiyerarşisi ve sistemik modeli gibi farklı modeller de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Terapistler aile terapilerinde en çok bu teorileri uygulamıştır. Öğrenme temelli davranış teorileri aynı zamanda Beck, Ellis, Mahoney ve Meichembaum tarafından geliştirilen bilişsel modellerin de yolunu açmıştır.

Son olarak 90’larda üçüncü nesil terapiler (ya da bağlamsal terapiler) popüler hale geldi. Bu terapistler, bilişsel tarafı göz önünde bulundurarak fakat rasyoneller gibi içeriğini değiştirmeye çalışmadan radikal davranışçılığa dönmeyi önerdiler. Onun yerine amaç, hastanın içerikle olan bağını değiştirmektir.

Farklı terapi yöntemleri ve teorileri arasında mantıklı bir fark bulmak imkansız olduğu için bazıları hepsinin eşit görülmesi gerektiğine inanır. Bu hipotez, The Dodo Bird Verdict olarak bilinir ve psikoterapistler arasında bir çeşit anlaşmazlık sebebidir. Öte yandan şüphesiz ki herhangi bir tür psikoterapi, hiç tedavi denememekten daha iyidir.

  • Feixas, G. y Miró, T. (2004): Aproximaciones a la psicoterapia. Paidós. Barcelona