Anksiyetenin ABC’si

· Ocak 11, 2018

Anksiyete. Herkes tarafından çok iyi bilinen, hayatta içinde bulunulan pek çok durumda karşılaşılan ve başa gelen bir duygu. Hayatta kalmamızı etkileyecek bir tehlike olduğunu hissettiğimiz her anda anksiyete ile baş başa kalırız. Ama aynı zamanda, onu, objektif bir şekilde değerlendirdiğimizde aslında tehlikeli olmadığını fark edeceğimiz durumlarda da çağırırız. Çünkü bu durumlar, bizim gözümüze, tam tersi, çok tehlikeli görünür.

Anksiyete bize iyi niyetle eşlik eder; müttefiğimiz, arkadaşımız olmak ister, bize zarar verebilecek her şeyle savaşmamıza ya da kaçmamız gerektiğinde kaçmamıza yardım etmeye hazırdır.

Ancak anksiyetenin bilmediği şey, bazen oldukça ağır ve rahatsız edici bir arkadaşa dönüşebileceğidir. Aslında o, geride bırakmak isteyeceğimiz bir ağırlıktır. Madem böyle, neden anksiyete hayatımıza biz çağırmadan dahil olur? Neden bu kadar kaba davranır?

Aslında, anksiyetenin zaman zaman ortaya çıkması bizim hatamızdır. Günlük hayatımızdaki durumları yorumlama biçimimizle ilgilidir. Tarafsızca bakmak gerekirse, gerçek gerçektir ancak her insanın perspektifinden farklı görünebilir.

Harflerle Anksiyete

Tüm duygular bilişsel ya da akılsal bir bileşene sahiptir. Davranışsal ve psikolojik ya da duygusal bir bileşen. Böylece hissettiğimiz duygular, davranışlarımızı belirler. Üstelik duygular belli mekansal ve zamansal durumlarda ortaya çıkmaya meyillidir. Bunlara geçmiş olaylar denir.

adam anksiyete düşünen

Akılcı duygusal davranışçı terapinin babası Albert Ellis, duyguları bölümlere ayırdığı “A-B-C Model” isimli bir yaklaşım geliştirdi. Tüm duygusal sorunların kökünün bilişsel bileşende olduğuna inanmasına rağmen, bölümlere ayırma yöntemiyle yapmak istediği şey, tüm bileşenleri analiz etmekti.

A, tehlikeli ya da yıkıcı olarak bilinen, geçmişte yaşadığımız bir olayı, B ise kendimizi o durumda bulduğumuzda aklımıza gelen otomatik negatif düşüncelerden, mantıksız inançlardan ve onları yorumlama ve değerlendirme biçimimizi kapsayan bilişsel bileşeni temsil ediyor.

Bilişsel psikolojiye göre bu düşünceler ve inançlar çocukluğumuz boyunca aldığımız eğitimin, hayattaki ilk deneyimlerimizin ve kendimizi içinde bulduğumuz kültürün ürünleri.

C de duygusal ve davranışsal bileşeni temsil ediyor. Yani, o durumda ne hissettiğimizi ve buna göre nasıl reaksiyon gösterdiğimizi.

Anksiyetede bu üç bileşen oldukça belirgin olma eğilimi gösterir ve tedavi de hangi durumların bizde anksiyeteye sebep olduğunu ve hangileriyle yüzleşmemiz gerektiğini analiz etmekten geçer. Öte yandan, anksiyete hissi ve davranışlarımızın yanı sıra sorgulamamız ve değiştirmemiz gereken düşünceler vardır.

Anksiyete’nin A’sı 

A, hayattaki bir durumun bir kişi için fazla ya da az tehlikeli olabileceğini varsayar. Tarafsız konuşmak gerekirse, durum hiçbir risk ya da tehlike taşımamasına rağmen sanki tehlikeli ve riskliymiş gibi algılanır. A’yi tetikleyen durumlar, sosyal, psikolojik, ailevi ya da özel ilişkilerle ilgili olabilir…

Önemli olan A’yı tetikleyen içerik değil, hastanın durumu geçmişte yaşanmış ve anksiyete sebep olan bir durum olarak net bir şekilde tanımlayıp tanımlayamadığıdır.

Anksiyetenin B’si

B, anksiyete duygu durumunu yaratan bilgiler ya da düşüncelerdir. A, her birey için kişisel ve subjektif bir durum olabilir. Aynı durumlarla karşılaşan bireyler farklı şeyler düşünebilir. Her yorumun kendine ait bir dünyası vardır ve iki bireyin aynı duruma bakış açılarının birbirine benzemesi gerekmez.

Anksiyete, felaket getiren, dramatik düşünceler ve her zaman en kötü durum senaryolarının beklendiği “ya öyle olursa” temalı sorular üretir. “Ya bu buluşmayı mahvedersem?, “Ya uçağa binersem ve uçak düşerse?” gibi düşünceler endişeli düşüncelere örnek olarak verilebilir.

Çoğu durumda, bu düşünceler abartılı ve gerçekten uzaktır ve en kötüsünün gerçekleşeceği inancına dayanır. Bu düşüncelerle savaşmak için straatejimiz muhtemel olanla, olasılığı birbirinden ayırmasını bilmektir.

Bir şeyin gerçekleşmesinin olası olması, onun muhtemelen gerçekleşecek olması anlamına gelmez. Trajedilerin yaşandığı bir gerçektir ancak ne pahasına olursa olsun hayatımız boyunca anksiyeteyi her gittiğimiz yere götürmemek için, hayatın olağan belirsizliğiyle baş etmeye hazırlıklı olmalıyız.

düşünen kadın nefes

Anksiyetenin C’si

Anksiyetenin son bölümü olan C, iki parçaya ayrılır: duygusal C ya da duyguların kendisi ve karşılaştığımız durumlara gösterdiğimiz reaksiyonu tanımlayan davranışsal C. Anksiyete duygusu fizyolojisi tarafından karakterize edilir ve bunu deneyimleyen kişi için hoşnutsuzluk yaratır. Anksiyetenin bazı dışa vurumları: kalp çarpıntıları, bulanık görme, bayılma, titreme, soğuk ter dökme ve kişiliğini kaybetme olarak sıralanabilir…

Bazen bu semptomlarla karşılaşan insanlar kendi reaksiyonlarından korkmaya başlar, bu da semptomları artırır ve tehlikeli bir panik çemberi yaratır.

Hastaların anlaması gereken, bu dışa vurumların, hayatımızı tehdit eden tehlikeli durumlardan kaçmamıza yardım etmeleri için tasarlanmış olduklarıdır. Bu yüzden, onlardan korkmamalı, tam tersine onları benimsemeliyiz.

Anksiyetede meydana gelen tipik davranışsal C’ye savaş ya da kaç tepkisi denir. Hayatta kalmak için bir şey yapmamız gerektiği inancıyla karşı karşıya kaldığımızda önümüzde seçebileceğimiz iki yol vardır: savaşmak ya da kaçmak.

Gerçekten tehlikeli olan durumlarda bu tepki çok önemlidir. Ancak hiçbir tehlike olmadığında bu bizde psikolojik bir telaş yaratır çünkü bu tepki kendi düşüncelerimizin ya da mantıksız Bler’in ürünüdür.

Ya kaç ya da savaş tepkisi anksiyetenin hayatta kalmasını garanti eden besindir. Ne duyguyu tolere etmemize izin verir ne de bu kadar yoğun olan bir şeyi doğal olarak reddetmemize. Üstelik bilişsel olarak düşüncelerimizin gerçeklere dayanıp dayanmadığını da kanıtlayamayız.

Durumdan kaçmak, düşündüğümüz durumun gerçek olduğunu teyit eder, bu nedenle gelecekte de aynı şekilde davranmaya devam ederiz. Tehlikeli anksiyete çemberi böylece tamamlanır, biz onunla yüzleşip baş etmeye karar verene kadar hayatımızın, son kullanma tarihi olmayan, ayrılmaz parçası olur.